c.bukowski

    16
    henrychinaski 27.2.2018 22:23
    alkol hakkında

    alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. benim yanım sıra… evet. dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. içki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. ben işin bu yönünden ayrıyım. bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. kadınlarlayken bile… sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. ipleri koyvermek aslında. çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. o yüzden seviyorum içkiyi. öyle işte.

    sigara hakkında

    sigara içmeyi seviyorum. sigara ve içki birbirini dengeliyor. içmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. neredeyse kahverengi. sonra “hasiktir… acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? tanrım!” dersin.

    kavga hakkında

    kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. dedim ki “tamam. salla gitsin.” birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. yerde öylece yatıyordu. burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. kolay lokma olacağını sanmıştım. sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. ne oldu öyle?” dedi. “bilmiyorum dostum. öyle oldu işte”. bunu hatırlarsın. anın anısına hatırlarsın.

    kedim beeker, kavgacıdır. bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    kediler hakkında

    etrafta birkaç kedi olması iyidir. kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. bunda heyecanlanacak bir şey yok. bilirler işte. hayat kurtarırlar. ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. gerçekten saçma.

    kadınlar ve seks hakkında

    kadınlara, dırdır makinesi diyorum. mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. neresi olursa. bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. nerede olursa. bir başka kadın dışında her şey kabulüm. sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (burada anlatırken coşuyor.) isteri başladı mı, kadını kaybedersin. gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (en tiz kadın çığlığı tonuyla) “nereye gidiyorsun?”. “bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. birçoğu söylentiden başka bir şey değil. insanların tek duydukları şu: “bukowski, şovenist domuzun teki”. ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. kendimi de üzdüm. bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. bu onların sorunu.

    ilk hakkında

    bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. bilmiyordum. vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. benim hiçbir şeyden haberim yoktu. bana dedi ki “hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “ne demek istiyorsun? birçok kadın becerdim”. “hayır, bilmiyorsun. izin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “tamam” dedim. “iyi bir öğrencisin. hemen kapıyorsun” dedi. hepsi bu. (biraz utandı. verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. kadınları memnun etmek istiyorum, ama… bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    aıds’ten (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… yaptım bunu! (gülüşmeler)

    ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “hadi yavrum” dersin. kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. kendilerini olayın akışına bırakırlar. bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. dışarda birçok yalnız kadın var. güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. her şey güzeldi. ben şanslıydım. modern kadınlar… cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    yazmak hakkında

    küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. bu yüzden insanlar beni suçladı. sorgulandım. “küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “elbette hayır. sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. öte yandan bela bazı kitapları sattırır. ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (sigarasından derin bir nefes çekiyor.) işte bunun gibi. “nefes” benim için, kül kültablası için… kitap yayımlamak böyle bir şey.

    gündüz asla yazmam. alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. herkes seni görebilir. gece… işte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    şiir hakkında

    hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. fazla hassas. fazla değerli. bir avuç çer çöp. yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. hilekâr ve sahte.

    pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. çinli şari li po var mesela. birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. o da şarap içermiş. şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. imparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. işten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. yazık!

    celine hakkında

    celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu ritz kraker alıp yatağa gittim. ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar ritz yiyerek celine’i okumaya başladım. romanın tamamını bir solukta okudum. ve ritz kutusu boştu, dostum. sonra kalktım ve su içtim. beni görmeliydin. hareket edemedim. iyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. iyi yazar seni neredeyse öldürür… kötü bir yazar da.

    shakespeare hakkında

    okunamaz ve abartılmış bir yazar. ama insanlar bunu duymak istemiyor. mabetlere saldıramazsın. shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama shakespeare boktan diyemezsin. bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. bununla başa çıkamıyorlar. kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. iğreniyorum onlardan.

    severek okudukları hakkında

    the national enquirer’da şöyle bir şey okudum: “kocanız eşcinsel mi?”. linda bana “sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. kendi kendime “evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) makalede şöyle diyor, “kaşlarını alıyor mu?”. “hassiktir! kaşlarımı her zaman alırım. artık ne olduğumu biliyorum. kaşlarımı alıyorum. ben bir ibneyim!” diye düşündüm. the national enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    mizah ve ölüm hakkında

    çok az mizah var. son iyi mizah ustası james thurber adında biriydi. mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. her derde devaydı. esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. elde ettiğim şeye ben mizah demem. ben ona “komik taraf” derim. işlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. ne olursa olsun. gülünç işte. neredeyse her şey gülünç. yani, her gün sıçıyoruz. bu gülünç. sence de öyle değil mi? işemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. kendimizi kaşımalıyız. gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. memelerin bir işlevi yok

    yani hepimiz ucubeyiz. eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. içimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. içimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. her şeyin komik bir tarafı var…

    sonra ölüyoruz. ama ölüm bizi hak etmedi. ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. buna içerliyorum. ölüme içerliyorum. hayata içerliyorum. ikisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“denedin mi?” diye soruyor linda) bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. hala üzerinde çalışıyorum.

    intihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. at yarışında kaybetmek dışında. nedense bu insanın canını sıkıyor. neden acaba? çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    hiç ata binmedim.

    atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    at yarışları hakkında

    bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. acı verici. ama keyifli. her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. aynı şey değil.

    bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. vahşi görünüyorlardı. atların kıçlarına baktım ve “delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. hepsi bir araya geliyor.

    (sonra bana dönüp)

    cb: her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    sp: hayır.
    cb: bazıları güzel ama?
    sp: evet.
    cb: birçoğu güzel mi?
    sp: evet.
    (bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    cb: “bir iki tanesi” diyeceksin sandım. ne büyük hayal kırıklığı!

    insanlar hakkında

    insanlara fazla bakmıyorum. rahatsız edici. birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. zavallı linda.

    genellikle insansız yapabiliyorum. bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. kimseye saygı duymuyorum. benim de böyle bir sorunum var. yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    at yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. bazen koşu alanından çıkarken mesela “hey, nasılsın adamım?” diyor. “lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. beyaz bayrak kaldır. sinirim tepemde” diyorum. “hadi ama! yapma dostum! bak ne diyeceğim. bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, frank” diyorum. “senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “evet, ne diyeceğini biliyorum frank. her ikimiz de san quentin’i boylardık” diyorum. “doğru!” diyor.

    at yarışında tanınmak hakkında

    geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. sonra adamın biri “afedersiniz” dedi. “evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “siz bukowski misiniz?” diye sordu. “hayır!” dedim. “sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. bunu daha önce konuştuk seninle. mahremiyet gibisi yoktur. yani, insanları severim. kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. ama ben o kitap değilim ki! anlıyorsun, değil mi? ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. beni bıraksınlar ki nefes alayım. benimle takılmak istiyorlar. fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. öyküleri okuyorlar! allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    şöhret hakkında

    hayatını mahveden bir şey. orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. en talihli heriflerden biriyim. şanslı bir itim. şöhret cidden korkunç. ortak payda düzeyinde bir belirleyici. daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. beş para etmez. seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    yalnızlık hakkında

    ben hiç yalnızlık çekmedim. bir gün bir odada kaldım. intihar edecekmiş gibi oldum. depresifleştim. berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. ıbsen’den bir alıntı yapayım: “en güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. hayır, bunun bir faydası olmaz. o bildik güruhu bilirsin işte: “hey, bu gece cuma gecesi, ne yapacaksın? orda öylece oturacak mısın?”. evet, öyle. çünkü dışarıda bir şey yok. aptallık bu. aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. hepsi bu. milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. kendimi seviyorum. kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. hadi biraz daha şarap içelim!

    boş zaman hakkında

    bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. işin özü tempoda. tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. ister aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. bu çok, ama çok önemli. peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? pek az. tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. tuvalet için kalkardım bir tek. bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. ilk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. sonra “ahh! gitti yarısı!” diyordum. ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. o yüzden, evet, boş zaman. ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. ilerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. tam bir tembel gibi. çok güzel.

    güzellik hakkında

    güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. mesela burun uzun mu? yüz istenilir bir hâlde mi? kulak memeleri fazla büyük mü? saçlar uzun mu? bir çeşit genelleme serabı. insanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. bu bir matematiksel sıfır denklemi. “gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. kaşların biçiminden değil. bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    çirkinlik hakkında

    çirkinlik diye bir şey yok. biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. diyeceğimi dedim.

    br zamanlar:

    kıştı. new york’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. üç ya da dört gündür yemek yememiştim. o yüzden sonunda dedim ki “büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. midem “teşekkür ederim teşekkür ederim teşekkür ederim” diyordu. cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. iki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “aman tanrım!”. diğeri sordu, “ne oldu?”. “patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? tanrım, iğrençti!”. bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘iğreçti’ ne demek? ben burda cennetteyim” diye düşündüm. sanırım biraz pistim. ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    basın hakkında

    bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “bukowski mide bulandırıcı!” bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? hoşuma gidiyor. “berbat bir yazar!” biraz daha gülümsüyorum. bundan besleniyorum bir nevi. adamın biri çıkıp “biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. bilemiyorum… çok fazla kabul görmek, korkutucu. bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. iyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. ama iblis? evet. bu bana bir açı daha kazandırıyor. (sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (parmak, ters l şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. nasıl yaptım bilmiyorum, ama… sanırım olması gerektiği konumda değildi. ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… canı cehenneme… beni ben yapan ayrıntılardan biri. görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (gülüyor.)

    cesaret hakkında

    cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    korku hakkında

    hakkında en ufak bir fikrim yok. (gülüyor)

    şiddet hakkında

    bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. bazı tür şiddete ihtiyaç var. hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. yapımızda bir biçimde yok. bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “ilginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. bu yüzden aslında müphem bir kavram. yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    fiziksel acı hakkında

    çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. vücudumda büyük çıbanlar vardı. fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. bir gün general hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. adamın biri geldi, “iğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    zihinsel acıya alışılamaz. benden uzak olsun.

    psikiyatri hakkında

    psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? fatura.

    bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. anlıyor musun? “saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. adam kıçını sikmek için orada. seni tedavi etmek için değil. senin paranı istiyor. zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. işte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. ama çok rahatlar. bence hepsi fazla rahat. sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. ahhhhhh! (sıkıldı.) psikiyatristlar beş para etmez! diğer soru?

    inanç hakkında

    inanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. muslukçular iyi iş çıkarıyor. zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    kinizm hakkında

    her zaman kinik olmakla suçlandım. bence kinizm ekşi üzümdür. bence kinizm zayıflıktır. “her şey yanlış! her şey yanlış!” diyor kinizm. biliyor musun? “bu doğru değil! şu doğru değil!”. kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. bu da saçmanın daniskası. gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. neyse, o. bununla başa çıkmaya hazır değil misin? ne yazık!

    geleneksel ahlak hakkında

    cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. insanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “iyi”. bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. bu beslenebilir. bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. size umut verir.

    röportaj vermek hakkında

    neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. utanç verici. bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. o yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. bunu da görmezden gel.
  • 2
    darkier 27.2.2018 23:10
    hepsini okumadım ama şöyle bir göz gezdirdim de shakespeare hakkındaki dedikleri çok doğru. gerçi o paragrafta yazanları sadece shakespeare üzerinden değerlendirmiyorum. normalde de durum böyle. bukowski'yi severim.
  • 0
    everest 28.2.2018 02:53
    güzel bir yazı, gece gece iyi gitti
    0
    henrychinaski 28.2.2018 03:23
    zaten bukowski genelde gece gece iyi gider. okumadıysan naçizane bir tavsiyem olsun.
  • 0
    sonofmonorchy 28.2.2018 12:39
    kalemine sağlık dostum, ot dergisinin de eski sayısında güzel bahsedilmişti kendisinden,isteyen ordan da aydınlanabilir.
  • 0
    kisskissbangbang 6.3.2018 23:44
    hayatı ve yazdıkları örtüşen ender yazarlardan..