12

'intro'

'yolda bir arayış vardı,
arayıp da bulamayış...
yolda sorular vardı, çoğu cevapsız
ve yolda çoğu zaman masmavi bir gökyüzü...'

jack kerouac



ı


again and again. kendi etrafında dönen kızın komik bir tarafı vardı. şarkı ısrarla devam ediyordu, biraz sonra balgam çıkaracakmış gibi duran sesin sahibinin ‘sorry’ iniltileriydi. mevsim yaz, aylardan temmuz olsaydı bir nebze daha rahat hissedebilirdik. ağustos mu; hiç sevmem. yazın bittiğini söylüyor. haziran bile ağustosa nazaran tercih edilebilir. fakat en güzeli temmuz. nerede kalmıştık? yolun köşesinde güneşin adamakıllı sıcaktan dolayı görüş alanını düşürdüğü, bakışların dalgalandığı, sıcaktan kavrulmuş kitinleriyle ses çıkaran böceklerin arasında toz bulutu arasına dalabilirdik. burası güzel olduğu kadar küstah bir yer. sakinlerin asla sakinleşmediği. idare eder. yine de idare eder. evdeki kilotartarımı özledim.

başka türlüsünü düşünmek bile istemezdim. yolculuk için en uygun zaman diyordum. burada tozun ve toprağın arasında olmayı seçerdim, yağmurun balçıklı halinden öte. moraller öyle bozuk ki, ahşap pencereye saldıran damlaların bizi dışarı çıkarmamak için sert davrandığını düşünüyorum. sakalım varmış gibi çenenin üstünden girip, elmaya kadar ilerliyorum. sen ne yapıyorsun? yolda iyi bir şeyler bulacağını sanan birkaç aptal vardı. ikisi burada yan yana. biri daha ağır ve yerçekimi ona küfrediyor. magmaların ateş kuyuları kaşınıyor. iç gıdıklayıcı bir şekilde yerinde dönen kızın saçlarının altındaki terleri görüyorum. burada daha fazla durmamalıyız. sarkık göğüsleriyle bulutlar yola çıkmışlardı.

bir insan bir insanı ne kadar taşıyabilir. düşünmesi zor şeyleri bir kenara bırakalım ve yola devam edelim. insan kendini unutturmak istediği zaman en kolayı seçmeli. cebinden çıkardığı sigarayı gördüm. cildine verilmiş sigara kazığının yanında yine de iyi bir şeyler seziliyor. bize doğru geldiğini, biz ayakta ve kapıdan dışarı çıkmadan, hesabı ödedikten sonra gördüm. hesabı ödemek kolaydı, hatta dışarı çıkmakta ama yeni birisiyle muhabbet etmek benim için cehennem azabı geliyordu. bir an önce tuvalet bulmalıydım. hesabı ödediğimi adam on kilometre ötede benzin istasyonu olduğunu, orada tuvaletin olduğunu söyledi. buradaki tuvaleti tıkayan her kimse ben de ona koyayım! hızlı bir şekilde oradan çıkmak varken, yeni birisiyle uğraşmak, hem de sigarasının dumanını bizden öteye üflemek isterken tam da yüzüme doğru dumanının geldiğini görmek; hay aksi ben de sigara içiyorum, bu kadar asabi olmanın zamanı değil. fakat bu aralar bir sebebim var ve kullanmıyorum. en azından o ana kadar vardı.

‘beyler, kusura bakmayın. biliyorum, size zahmet vereceğim ama arabada benzin kalmadı. gaz var ama lanet olası benzin yokken çalışmıyor. şuradaki (dışarı çıkmış ve onun lanet arabasına bakıyorduk) külüstür benim. yalnız size bir şey söyleyeceğim, biliyorum komik gelebilir ama hayatımda ilk defa motosiklete bineceğim.’

biz ‘evet’ demeden adam çoktan motosiklete bineceğinin hayalini kurmuştu. göz göze geldik. onun arkasına binmesine imkân yoktu. mecbur adam benim arkama binecekti. kolundan tutup, hafif kenara çektim:’ doların da, gümrükten geçmeyen ticaretin de, senin yapacağın işin de…’ ‘anladım’ dedi, ‘yine koyacaksın şu koltuğa. sen tekli koltuk alırken kendine, al diye de cesaretlendirmemem gerekiyordu. meli, malı işte.’ adam kırk yıllık motorcu gibi sağ ayağını kaldırıp, koltuğa otururken, benim onun önüne oturmamı bekliyordu. ‘ben öndeyim moruk, benzincide buluşuruz’ dedikten sonra arkadaşın arkasından bakarken, eldivenleri taktım. bok sarısı baharlık montuyla koltukta oturmuş beni bekleyen adamın gözlerindeki gözlüğe baktım. güneş gözlükleri pahalı olmalıydı. en azından benim hiç yoktu.

yol boyunca konuşmak için can attığını biliyordum ama sadece bir kere ‘montumun şurasından iyi tut, düşmezsin o zaman’ dedim. düşmesine imkân yoktu. bok sarısı baharlık montuyla bir meksikalı gibi canlı duruyordu. ‘aslında ben de gençken motosiklet almayı düşünmüştüm ama rüzgârı pek sevmiyorum.’ korktuğunu iyi biliyordum. bir şey demeden önüne oturdum ve yola koyuldum.


ıı

‘ah bacağım, sol bacağım’ dedim. uzun süredir ağrıyordu. aptalca bir sinir sıkışması yüzünden aylardır bu laneti çekiyorum. nedendir bilinmez, insanoğlu için hareket denen şey önemlidir ve pek çok insan bu hareketi önemsemeden yaşar. işte bunlardan biri benim. ne kadar aptalca gelse de kulağa, hareketsiz kaldığım söylenebilir. üç gün boyunca evden hiç çıkmadan, güneşi görmeden, denize, nehirlere, kuşlara, kedilere, köpeklere ve kadınlara bakmadan yaşayabilirim. sıralama doğru; kadınlar bu ara en son geliyor. sıralamadaki yerlerini çoktan kaybettiler. birincisi güneş olmalıydı ki; bu doğru. size hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda değilim. elbette siz de inanmak zorunda değilsiniz. inanırsanız zaten aptalsınız. hiçbir şeye inanmayın ve öylece göçün. böyle düşününce bir rahatlama geliyor. hafifletiyor insanı. hiçbir şey! söylerken kolayca söylendiğini sanan varsa, o da yalan söylüyordur. ‘hiçbir şey mi, evet hiçbir şey diyorum ve ben hiçbir şeye inanmıyorum.’ neyse, sıralamaya devam edeyim. inanmayanlar için de bir giriş yapabilirler. her şey inanmakla başlıyor dedikleri kadar ve sonrası neydi? güneş diyordum; onu özlüyorum. suya değecekmiş gibi doğuşunu ya da batışını demiyorum, kendisinden bahsediyorum. aynada kendi yüzümü görmeyi tercih ettiğimi hatırlamıyorum. bu yüzden güneş var. kendine bakmaktan bunaldığın anlarda değil, kendini hiçbir zaman görmek istemediğin zamanlar da değil; aslında bunların hiçbiri değil. kendini aradan çıkarın. bir helikopterin pervanesi kadar hızlı olduğun zaman uçabilirsin. şimdi karıncanın duası yapılıyor ve güneş diyorum. güneşi sevmeyen var mıdır? insan gündüz daha rahat yalan söyler. gece gerçeğe yakındır. doğruların birçoğu gündüz olsa bile!

denizin alglerini özlediğimi söylemedim ya da birer patates dilimi gibi insanların sıralandığı temmuz sıcağındaki plajlı vakitlerini. deniz öyle karşıdan bakınca, kimse ona karışmayınca, üzerinde yabancı bir gemi olmadığında daha güzel. karşı kıyı diye bir kavramı çıkaran kimse, denizi hiç sevmemiş belli! ulaşma ve kavuşma idealleri içerisinde deniz aşılmak ya da zevkle vaktin geçirildiği anlardan mı oluşuyor? veyahut şu köpeğin gece işediği bankta otururken gazete okuyup, çekirdek çitleyen ve ibnelik yapıp sigara içenler için ne diyeceğiz? alkol kullanmak denize daha yakışır. sıfır noktasında devrilsen de seni tutacak kum vardır. ancak bazı denizlere özellikle kayalık getiriyorlar. o kayalıklardan alkol alanlar devrilip, ölsünler diye. kendileri pahalı mekânlarda küçük bardakta bir içkiye tek şişe para bayılırken bir şey olmuyor. arabaları da sağlam; tank gibi. yalnız ne kadar güçlü motorları ve yenilikçi teknolojileri olsa da, bir filin, aslanın ya da sırtlanın gerçekliğini bana hissettiremiyorlar. kayalıklarda kalmıştık. denize inilen fiyonklardan daha tehlikeli olamazlar herhalde. şurada iki denizlik tadımız vardı. yosunların kokusunu içine çekerken, gri bir tişört giymiş yaşlıca kadın beyaz renkte, pelüş terliğe benzeyen köpeğiyle kumların üzerinde yürüyor. beyazı ve daha gencini aramıyorum.


nehirlere karşı ilgim çocukluktan beri var. en azından beyaz külotlu bir çocukken nehirde yıkanmak daha kolaydı. eğitimlerin ve yılların insana kattığı şeyler; o şeyler her neler olursa olsun, götürdüğü karşısında birer hiçe dönüşüyorlar. o beyaz külotlu halinle yine bir gün yatağa gireceksin. ister bugün, ister yarın! mutlaka biri beyaz bir külot sana hediye edecek. kulağa saçma gelse de, küçük de olsa bazı şelalelerde beyaz külot giyen suları aşağı indiriyor. saflık demiyorum, başlarım öyle saflığa, aptallık diyorum. elimde olsa nehir kenarlarında kediler beslerdim. öyle ilgim var nehirlere karşı! bu kadar şeyden sonra nehirleri anlatmak da güç geliyor. hür olamadığını anladığın, kısıtlı bir zaman diliminde, kısıtlı sözcüklerle ve duygularla yaşamaya çalıştığın, yine o kısıtlı sözcüklerle özgürlüğün bile lafını edebildiğin bir mekânda bulunmak istemese de, insanlar sırf alışma hezeyanından ötürü kabullenmiş gözüküyorlar. nehirler böyle değil! ya kuruyacaklar ya da akmaya devam edecekler. tabi, birileri birkaç sıfır için özellikle kurutmadığı sürece şimdilik mevsimler geçişe saygı duyuyorum.


sevgili kuşlar, böylece sizin de sıranız geldi. heybetli, kanatları uzun kuşlara kim daha çok ilgi göstermez ki? bazı kuşlar daha çok saygıyı hak ediyor. kediler ve köpekler için de aynı şeyler geçerli. bahçede yedi erkek kedi arasında tek dişinin asabi hali canımı sıkıyor. sürtük! bir önceki doğumdan olan oğlu elimden yemeyi seviyor. bu arada oğlu neredeyse onun kadar olmuştur. ancak bu aralar yalnızca kediler değil, köpekler de beni görünce yanıma geliyorlar. kuşları, kedileri ve köpekleri tavlamak için yeteri kadar param var ama kadınlar için değil. buraya kadar her şey, beyaz külot harici güzel ilerliyordu. sonra kadınlar araya girdi.





ııı


saçlarının terlediğini düşündüğüm anda her şeyi çıkarıp banyoya giren halini gözünün önüne getirmişti. pencereden ayın ışığı altında, hava sıcak olmasına rağmen terliyor. insan böyle bir havada terlemeden konuşmalı. kimi zaman ağzıyla terlemeyi tercih ediyorsun, kimi zaman uzun sürtük, iç içe katmanlaşmış ve bir cadının saçlarını anımsatan kömür siyahı doğal saçlarla.

gri bir battaniye altında çırılçıplak dururken şunları düşündü:

‘yıllardır aynı şeyler oluyor. yıllardır aynı şeylere bakıyorum. renklerin her biri aynı. sıkışıklık ya da rahatlık da aynı ama beden gün geçtikçe yerçekimine inanıyor.’

‘tüm süryası şeyler, süregelen yaslar ve onların sebebi hadiseler diyebilirim, lambaderin düşüp, kırıldığı yer kadar komik.’

‘ağırlaşan haliyle ruhum artık bu bedenden dışarı çıkmak isterken, sinirimi iki kaşımın arasından görebiliyorum.’


bunların hepsi gereksiz bir filmin gerektirdiği argümanlarla dolu söylemler. altmetni varmış gibi bakışlar, terler, ağlayışlar ve geceler… insanın yine en yakın kişisi kendisi.

benzin istasyonu önünde motosikleti park edip, az ötede çimenlere uzandığını gördüm. on kilometreyi on dakika geçmeden gelmiştik. yolda bok sarısı renkli montuyla arkamda duran adamın hiç ses çıkarmaması (yalan söylemiş olmayayım) keyif vermişti. aklımdan bu adamın nasıl benzin alacağı düşüncesi geçiyordu. yanında antistatik bidon yoktu. onun inmesini bekledim. inmiyordu. ‘hadi, insene’ dedim. ‘ha, pardon, ilk sen ineceksin sandım’ dedikten sonra inip, bana baktığını fark ettim. ‘ya, kusura bakma’ dedi, ‘yirmiliğin var mı acaba, ben de nakit kalmadı hiç.’ iyice sinirim bozulmuştu. ben susmaya devam edince gider diye umuyordum ama birden ‘sen de yoksa belki arkadaşın da vardır, ona sorabilir misin’ dedi. ‘yok’ dedim, ‘ikimizde de yirmilik yok.’ bu sefer gideceğini umuyordum. niyeyse adamı ilk gördüğüm andan itibaren elektrik alamamış, yanıma yaklaşmasını ve sonra motosikletle benimle buraya kadar gelmesini istememiştim. mesele yirmilik değildi. para cidden sıkıntı değildi ama adam hoşuma gitmemişti. montumu çıkarıp, motosikletin üzerine bıraktıktan sonra arkadaşın yanına yaklaştım. ‘dinleniyor musun’ dedim. kısık bir sesle ‘içeride bir kız var, çok fena oğlum’ dedi. ‘aklıma birini getirdi’ diye de ekledi. ‘dur’ dedim, ‘tuvalete gideyim de, dönüşte soğuk bir şeyler alırım içeriz, o zaman anlat.’ ‘tamam’ dedi, az duraksadı; ‘bu adam, az önce ne diyordu sana.’ ‘para istiyor, yok dedim ben de. sinir oldum, bilmiyorum, bana kötü enerji veriyor varlığı ilk gördüğüm andan beri.’

tuvalete doğru yürürken adamın motosikletlerin az ötesinde sigara içip, telefonda konuştuğunu gördüm. klozetin üzerindeki suyun berraklığı, içerideki naftalin kokusu ve kutusu dolu z peçetenin varlığı beni benden almıştı. üç peçete kopardım. birini sağ kalça için, birini sol kalça için ve öndekini de yaslanmak için koydum. hayatın kötü, yaşanmaz olduğunu söyleyen olursa ona en afili şekilde küfredebilirim. nasıl da rahatladım tanrım! ta ki o adamın elinde beş litrelik su şişesine doldurduğu benzini görene kadar. bidonun yarısından çoğu dolu gözüküyordu. pompacıya doğru yaklaşıp ‘arkadaş bir şey sorabilir miyim, şu adama niye benzin verdiniz su şişesi içinde’ dedim. ‘yolda kalmış abi. tekin abinin mekânı biliyorum. tekin’in selamı var dedi, tanıdıklara veriyoruz abi, kıramıyoruz. ‘ benzini almıştı ama param yok diyordu. yol kenarında beton bir tümsek vardı. benzini tümseğin kenarına koyup, tekrar sigara yakmıştı. arkadaşın yanına vardığımda ‘verdim deme’ dedim. ‘ne’ dedi. ‘para diyorum, verdin mi yoksa para?’ dedim. ‘vermeyecektim aslında ama yoldayız dostum. evrene pozitif mesaj, sen böyle diyorsun, hah, öyle işte, pozitif mesaj gönderdim’ dedi.

yüzüm asılmıştı. ‘boşver, takılma’ dedi. ‘e’ dedim, ‘bu neyi bekliyor hala?’ ‘seni beklediğini söylesem…’

‘siktirrr. ben geri götürmem bir daha’ derken arkadaşın elini gördüm. arkamı dönüp baktığımda adamın bir karavana binmek üzere olduğunu gördüm. son kez yüzünü görmemek iyi olmuştu. arkadaş gülümseyip ‘niye bu kadar soğuk davrandın adama anlamadım, yolda gelirken bir şey mi dedi, bir şey mi yaptı?’ dedi. ‘ne yapacak ibne’ dedim, ‘sikini doğrultsa kırardım, şakası bir yana sen kız diyordun, sahi, dur gidip soğuk bir şeyler alıp geleyim.’


içerisi buz gibiydi. klima çalışıyordu. daha mayıs’taydık. klimayı kapatmayı mı unutmuşlardı yoksa bozuk muydu? buzdolabından iki soğuk çayı avucuma çekerken, gözüm raflardaki çikolatalara takıldı. fındıklı çikolata hoş gözüküyordu. kasaya doğru yürürken kızı görünce bir an afalladım. ayağım ağrıyormuş numarası yapıp, ayakkabıma doğru baktım. ayağımı çekiştirip, kısık sesle ‘ah’ çektim. serap gördüğüne inanan bir umutsuzun yüz ifadesiyle parayı vermem gerekiyordu. duraksadım. yürüdüm. iki metrelik mesafe iki kilometre gibi gelmişti. arkadaş arkamdan ‘zürafa’ dediği şeyi şimdi anlıyordum. boyu uzundu, ayağında topuklu olduğuna inanmayacağımız şekilde hem de. sapsarı ve uzun saçlarını acayip bir şekle sokmuştu. bir kısmı başının üst tarafında dururken, bir kısmı sağ omzuna düşüyor, diğer kısmı da beline doğru uzanıyordu. iskandinav güzeli diyebilirdim ama omuz aralığı dardı. gülümsediği anda daha mı güzel olmuştu yoksa maske miydi bu sadece? beyaz poşetin içine aldığım iki soğuk çayla, fındıklı çikolatayı koyuşunu izledim. kart şifresini girerken bana baktığını hissedebiliyordum. maymun kıçı kadar kırmızı suratımı, beyaz poşeti ve kartımı alıp çıkarken ‘iyi günler, kolay gelsin’ dedim. özgüvenim diplerdeydi. bok sarısı renkli mont giyen adama kızgındım. bu kızı görmek tuvaletteki hadiseden sonra son yarım saatte başıma gelen ikinci güzel şeydi.

‘bugün günlerden ne?’

‘ne ne? perşembe işte, bilmiyor musun abi’ dedim.

‘yok yok, ingilizcesi nasıldı?’

‘ha, thursday ama ne alaka?’

‘çok alakası var, bak şöyle söyleyeyim. duydun mu hiç thor diye bir şey?’

‘yabancı gelmiyor, duymuş olabilirim ama bilmiyorum ne olduğunu tabi ne olarak. ne alaka anlamadım.’

‘thor vikinglerin mitolojisinde odin’in oğludur. odin’i şöyle hatırlayabilirsin. kartala dönüşebilen ve yeryüzü, gökyüzü her bir yana egemen olan bir tanrı. ayrıca alfalığın doğuşu sayanlar da var. alfa aslında all father kelimelerinin kısaltması gibi düşün ve bununla odin’i tanımlıyorlar. dün neydi, çarşamba örneğin. ingilizcesi wednesday; yani odin’i andıkları ad olan, wodan’s day. bugünün perşembe olması ve bu sarı saçlı kızı görmemiz de ilginç. neden dersen thursday, yani thor’s day olan bugün o sarı saçlı kızı ikimizde gördük. thor’un karısı altın saçlı hasatın ve ailelerin tanrıçası olan sif’dir. thor’un ayrıca resmedildiği yerlerde çekiciyle beraber arabasını görürüz. arabasını çeken iki keçi vardır. biri tanngniost diğeri de tanngrisnir. biri diş çatırdatan, diğeri diş gıcırtadan. bilmiyorum, burada oturmuş, sen geldiğinde gülümserken de aklıma bunlar geliyordu. motosikletlerimizin de sağlı sollu iki motoru var. komik geliyor, anlamsız belki de bilemedim ama kızın ismini gördün mü?’

‘hangi kızın?’

‘içerideki, kasadaki kızı diyorum.’

‘ha, yok, görmedim.’

‘boynunda bir kolye vardı. sifa yazıyordu. büyük olasılıkla şifa olabilir, adıdır büyük ihtimal belki de sağlık getirsin diye de öyle bir kolye takmış olabilir. ancak şifa’dan sif’e ulaşmak pek zor olmasa gerek.’

‘yani?’

‘bilmiyorum dostum. ilginç şeyler yaşayacakmışız hissi var. yola çıkalı dün bir, bugün iki. ancak daha ikinci günden gizemli bir şeyler olacağına dair hissimi kuvvetlendiren bir şey bu. ne oldu, inanmıyor musun yoksa?’

‘neye?’

‘bu anlattıklarıma?’

‘deli saçması geliyor. ben hala o adama nasıl para verdiğini düşünüp, tekrar sinirleniyorum.’

‘bence o adamı unutup, dediklerimi düşünsen daha iyi olurdu.’

‘saçmasapan mitolojik hikayeler işte. tamam, allah var güzel kız. görünce heyecan yaptım hatta ama yok şifa yazıyormuş kolyesinde de, sif varmış da, thor’un eşiymiş de, bugün de günlerden perşembe imiş; bence çok abartmaya gerek yok. içtiysen devam edelim yola.

‘sen bilirsin inanıp inanmamakla.’








  • 0
    eloli04 2 ay önce
    müthiş
  • 0
    leketutmayankazak 2 ay önce
    her şey güzel, eyvallah da türkçede tek tırnak ('...') sadece çift tırnağın içinde bir alıntıya, söze vs. gerek duyulduğunda kullanılır. onun dışında türkçede tek tırnak yoktur. dikkat edersek sevinirim.
    0
    orr 2 ay önce
    kuralı iyi biliyorum. bildiğiniz basit bir bilgiyi karşıdakine anlatırken, karşıdaki görmemiş bir cahil gibi bilgi vermeden önce iyi okumalı. kerouac alıntılı bir yazıda beat nedir, bu kuşakta edebiyat nasıl işlenmiştir, onu da bilmek gerekiyor. · insanların hayatına müdahale etmeme ruhu, edebiyatta noktalamayı da değiştirme lüksüne aittir. yani gözüne nasıl güzel geliyorsa, soyut imgeni o daha rahat ifade eder.
  • 0
    democrat 2 ay önce
    zevkle okudum, ciddi emek var eline sağlık