jeff the killer hikayesi!

    0
    efehaneken1 27.2.2017 13:10
    kapı bir kez daha çaldı, “hadi ama birisi şu kapıya bakabilir mi?” diye bağırdı margaret, hızlıca aşağı indi. elindeki toz bezini masanın üstüne bıraktı, üstünü silkeledi ve kapıyı açtı. karşısında uzun boylu, aşırı makyaj yapmış, botokslu bir sırıtan bir kadın duruyordu.
    “merhaba,” dedi karşısında duran kadın. margaret cevap bile vermeden karşısındaki kadın elini uzatarak, “ben barbara, sokağın hemen ötesinde oturuyorum,” dedi eliyle nerede oturduğunu işaret etmeye çalıştı. “ben buraya kendimi ve oğlumu tanıtmak için geldim,” dedi ellerini kavuşturarak. bir anda arkasını döndü ve “bill tatlı gel buraya!” diye bağırdı. bill, koşa koşa geldi. “bak bu yeni komşumuz bayan...” dedi ve duraksadı bayan barbara. margaret, sırıtarak. “margaret,” dedi.
    margaret’in arkasından kocası çıktı. “tatlım burada neler oluyor ?” diye sordu. “ah peter, bu komşumuz bayan barbara ve oğlu bill. bizim ayrıca iki oğlumuz var, jeff ve liu.”
    “ah, şahane,” dedi barbara.
    “merhaba genç adam,”dedi güler yüzle bay peter. barbara, ellerini kavuşturmuş bir şekilde sırıtmaya devam ediyordu. kısa bir sessizlik oldu. peter içeriye kaçtı.
    barbara, içeri davet edilmek istiyor gibi duruyordu. ama margaret ise evin çok dağınık olduğunu biliyordu. daha yeni taşınmışlardı bu mahalleye ve evleri gerçekten tozlu ve pisti. bu yüzden rezil olmamak adına barbara’yı evine davet etme girişiminde bulunmadı. barbara, sahte sahte gülümsedi ve sessizliği bozdu.
    “benim oğlum bill, yarın on yaşına giriyor. düşündüm de siz eğer meşgul değilseniz belki...”
    “tabii!” diye çıkıştı margaret. kaynaşma ve sosyalleşme adına hem kendisinin hemde oğulları için en güzel şeylerden birisi olabilirdi.
    “ah, mükemmel! yarın saat dokuzda hemen sokağın aşağında,” dedi ve evini tekrar gösterdi bayan barbara.
    margaret, güler yüzle kadınla konuşup kapıyı kapadı. merdivenlerde bacaklarını sarkıtmış bir şekilde ona bakan oğlu jeff’i gördü.
    “o partiye gitmeyeceğim,” dedi jeff. margaret bir anda sinirlendi. “o da ne demek öyle! yeni arkadaşlar edineceksin! çok güzel geçecek, buraya yeni taşındık ve insanlarla kaynaşmamız gerek!” dedi margaret.
    “partileri sevmiyorum, onları zaten tanımıyorum!” diye bağırdı jeff.
    “partiye gittiğinde onları daha yakından tanıyabilirsin! partiye gidilecek nokta!” diye aynı tonda bağırdı margaret.
    jeff, annesine daha çok bağırmak istiyordu. fakat bunun işe yaramayacağını biliyordu. kendini tuttu ve cevap vermeden hızlıca odasına yürüdü.
    yatağına uzandı. bir anda çok garip bir şey oldu! bir anda kalbi sıkıştı, kalbine kramplar girmeye başladı. çok acı verici değildi, ama yine de bir şeylerin olduğunu hissediyordu. bir dürtü vardı içinde jeff bunun ne olduğunu anlayamadı ve umursamadı.
    ertesi sabah, okula gitmeden önce kahvaltıda yine aynı şeyleri hissetti. çok garip bir histi. ne olduğunu anlayamıyordu.
    liu ile evden çıktılar, otobüs durağına gittiler. babaları bugün çok meşgul olduğu için onları arabayla okullarına bırakamamıştı. jeff umursamadı temiz havayı severdi.
    yeni bir hayata başlayacakları için jeff’te liu’da çok mutluydular. bahçeli bir evleri vardı artık. o filmlerde gördükleri evlere kavuşabilmişlerdi. bunların hepsi babalarının ikramiye kazanması ve terfi almasının üzerine bu mahallede oturabiliyorlardı. yani babalarının bir kaç gün okula onları götürmemesi iki içinde sorun değildi.
    otobüs durağında sadece liu ve jeff vardı. bu kadar zengin bir mahallede otobüs kullanan olmaması şaşırtıcı değildi. kardeşiyle birlikte otobüsü bekledi jeff. bir anda, üç tane kaykaylı çocuk otobüs durağının önünde durdu.
    on iki yaşında olan bir çocuk önlerinde belirdi.
    “ben randy,” dedi çocuk. jeff ve liu anlam veremeden hemen randy’nin yanında duran biri sıska biri iri yarı olan çocuklara baktılar. “bu troy,” eliyle iri yarı olanı gösterdi. “bu da keith,” dedi randy. “burada işler benden sorulur küçük bebeler sizi,” dedi randy. “ne kadar varsa yoksa verin bakalım!” dedi ve güldü.
    “çok doğru söyledi,” dedi troy. liu, kollarını sıvadı ve oturduğu yerden kalktı tam yumruk atacakken randy sırıtarak cebinden bıçağını çıkardı. liu hemen elini indirdi.
    “şşşt, sakin ol bakalım ufaklık! ben barışçıl yöntemlerle paranızı almak istiyorum. ama sen direnmeye kararlı gibisin,” dedi ve troy’a işaret verdi randy. troy, liu’nun karnına bir tane indirdi ve yerine oturttu.
    jeff, sadece olanları izliyordu. kardeşi liu’ya baktı. çocuğun cüzdanını alıyorlardı. keith ona doğru ilerledi. bir anda aynı hissi bir kez daha hissetti. jeff bir anda ayaklandı.
    “seni serseri hemen kardeşimin cüzdanını geri ver,” dedi ve randy’nin üstüne yürüdü. liu onu durdurmaya çalıştıysa bile başaramadı. randy, cüzdanı hemen cebine atıp bıçağı jeff’e doğrulttu.
    “ah, küçük bebecik ayaklanmış. ne yapacaksın annene mi söyleyeceksin?” dedi randy gülerek. jeff, koşarak randy’e bir kafa attı. çocuk sersemlediği anda randy’nin sol kolunu kırarak bıçağı elinden aldı. keith ve troy, olanlardan çok korktu ve hemen kaçmayı tercih etti.
    aynı his yüzünden jeff onların peşinden koştu. jeff çok hızlıydı, hiç bir eğitimi olmadığı halde atletik sporcular kadar hızlı ve kondisyonluydu. çok sürmeden keith’i yakaladı ve sağ kolundan bıçakladı.. keith, acı içinde yere düştü.
    keith’in sağ kolunda saplı kalmış bıçağı çıkaramayan jeff hemen troy’a koştu. troy’un midesine onlarca yumruk indirdi ve nefesini kesti.
    liu sadece şaşkın gözlerle ona bakıyordu. “n-ne yaptın sen!” diyebildi sadece liu.
    bir anda otobüsün geldiğini gördüler. jeff gözlerini fal taşı gibi açtı, otobüse baktı. gözlerini kapayarak ortada durdu. sakinleşmeye çalıştı. derin bir nefes aldı. liu, keith’in başında duruyordu.
    “hadi, kaçalım buradan!” dedi jeff.
    eve gittiler.
    polis akşam kapılarına dayanmıştı. otobüs şöförünün çocukları gördüğünü söylemişti. mahallenin çocukları olmadıkları için çabuk tanınmışlardı.
    liu evde değildi. jeff, aşağı indi. suçunu kabullenmek zorundaydı. herkes ondan şüphelenmeye başlamıştı. jeff, hiç bir şey demedi. ispatlayamazlar, diye düşündü. otobüs şoförü net görememiş olabilirdi. ortalıkta kameralarda yoktu. hiç bir şekilde ispatlanamayacağını düşünüyordu jeff. polisler ise jeff’in yaptığını düşünüyorlardı.
    bir anda bahçeden liu geldi. elinde bir bıçak duruyordu.
    “ben yaptım!” diye bağırdı liu. jeff gözlerini fal taşı gibi açarak kardeşine baktı. “ne! hayır!” diye bağırdı jeff.
    annesi ve babası liu’yu korkunç gözlerle izliyordu.
    “bendim! onları ben hallettim!” diye bağırdı bir kez daha liu. jeff, gözleri yaşlı bir şekilde kardeşinin yapmadığını söyledi. liu’nun elinde jeff’in keith’e sapladığı bıçak duruyordu. artık tüm gözler ondaydı.
    jeff, bahçenin önünde diz çökerek ağlıyordu. polislere kendisinin yaptığını söylüyordu. ama ikna edemiyordu. “o bendim liu gerçeği söyle!” diye bağırdı.
    “beni korumana gerek yok kardeşim,” dedi elinde bıçak olan liu. polisler, liu’ya silah doğrulttu. “hemen o silahı bırak genç adam !” diye ikaz ettiler. liu, silahı attı. “o bendim, gidebiliriz!” dedi liu. jeff, kardeşine koşacağı anda annesi onu tuttu.
    “yalan söyleme, bunu yapan liu’ydu. onu korumana gerek yok! hep liu’nun olduğunu biliyorduk!” dedi. “git yukarı ve yat!”
    o gece, hüngür hüngür ağlayarak uyudu jeff. sakin kafayla yarın her şeyi halledebileceğini biliyordu.
    annesi, bir anda perdeyi açtı. sabah olmuştu. “haydi, uyan tatlım!” dedi annesi güler yüzle. jeff, uykulu gözlerle annesine baktı.
    “hadi çabuk hazırlan,” dedi kadın. “ne için,” diye sordu jeff.
    “doğum günü partisi!” diye hatırlattı annesi. “sen şaka falan yapıyorsun değil mi?” diye cevap verdi jeff. “hayır!” dedi çok sert bir tonda bayan margaret. “o partiye gidilecek!”
    “kardeşimin hapiste olduğunun farkında mısın! öz oğlun! hem de benim yüzümden,” dedi jeff.
    “olan olmuştur. liu’nun yaptığını biliyorduk. şimdi hazırlan!” dedi annesi.jeff bu aptal partiye gitmek istemiyordu. yine de annesine karşı çıkamadı ve hazırlandı. annesi odadan çıkın bir t-shirt ve kot giydi. annesi geri döndüğünde çığlıklar içinde kaldı ve hemen bir takım elbise çıkardı dolaptan.
    annesi ona süslü elbiseler giydirmeye çalışıyordu. takım elbiselerden nefret ediyordu jeff. “rezil olmak istemiyorum iyi bir izlenim yaratmamız, gerekiyor!” dedi annesi.
    daha üstündekilerini çıkaramadan, babası içeri girdi. “margaret vakit kalmadı!” dedi.
    parti, yetişkinlerden oluşuyordu. çocuklar arka bahçedeydi. annesi, onu zorla bahçeye gönderdi. bahçedeki çocuklar, kovboyculuk oynuyorlardı. bill, jeff’ide davet etti. jeff başta istemese de bill’i kırmadı ve oynamaya başladı. hoşuna gitmişti. plastik tabancayla birilerini vuruyordu. bu ona zevk vermişti.
    birden arkasında randy belirdi. burnu sargılar içerisindeydi. “vay vay vay, burada kimler varmış!” dedi randy. “jeff’ti değil mi?” dedi. jeff başını salladı. “en son benden sıkı bir dayak yemiştiniz. sizin yüzünüzden kardeşim hapiste!” dedi jeff.
    “şimdi dayağı sen yiyeceksin,” dedi randy. yeniden bıçak çıkardı.sol koluda sargı içindeydi. keith’inde sağ kolu sargılıydı. fakat bu sefer önlem alarak gelmişlerdi. troy ve keith ceplerinden birer silah çıkardılar.
    randy, jeff’e bir yumruk attı ve yere indirdi. jeff, başta dayak yedi ama hızlıca randy’i yere devirmeyi başardı. etraftaki çocuklar kaçışmaya başladılar.
    troy, hemen randy’e yardım etti. jeff’i tuttu ve mutfağa fırlattı, jeff viskilerin üstüne düştü. camlar her yerine batmıştı. üstü alkol olmuştu.
    “dövüş benimle korkak!” diye bağırdı randy. jeff, aynı hissi bir kez daha hissetti. öldür! onu öldür!
    jeff, bir anda tüm mantığını, akılla ilişkisini ve gerçekliğini kaybetti. tek yapmak istediği randy’i öldürmekti. jeff, hızlıca randy’e saldırdı. randy’nin üstüne bindi ve kalbine sert bir yumruk attı. bu yumruk o kadar sertti ki, randy’nin kalbinin durmasına yol açtı. randy, son nefesini vermiş oldu. mutfağa ses yüzünden gelen bir kaç kişi ölen randy’e ve onun üzerindeki jeff’e bakıyorlardı.
    keith ve troy, hemen mutfak camından ateş etmeye başladılar. hiç biri tutmadı. jeff hemen kaçtı. keith ve troy’da arkasından onu izliyorlardı.
    hiç bir şey görmeden ilerliyor gibiydi, ailesini bu kalabalıkta bulmaya çalışmak yerine üst kata tuvalete kaçmayı tercih etti.
    troy, hemen peşinden jeff’in girdiği tuvalete girdi. jeff, troy’un elindeki troy’un eline vurarak uzağa fırlattı. keith, daha gelememişti. dövüş sırasında üstlerine yanlışıkla çamaşır suyu döküldü. troy’la mücadele eden jeff, çocuğun başını havlu askısına vurarak yardı.
    keith, içeri girdi. çamaşır suyu yüzünden sırılsıklam kalmıştı jeff. keith ise kahkaha atıyordu.
    “komik olan ne?” diye sordu jeff. keith çakmağını çıkardı. “alkol ve çamaşır suyuna bulandın, yanacaksın pislik!” dedi ve çakmağı tuvaletin içene attı. troy’la birlikte yanmaya mahkum oldu jeff. bir kaç yetişkin tuvalete koşup yangını söndürmeye çalıştı.
    ertesi gün, gözlerini bir hastanede açtı. başında annesi duruyordu. jeff’in yüzü sargılıydı. annesi hal hatır soruyordu. fakat jeff konuşamıyordu bile. “liu, hapisten çıktı. randy’nin size saldırdığını gördük. kameralar varmış!” dedi annesi. jeff, kameraların olmadığını sanıyordu ama kameralar onu kurtarmıştı. artık her şey bitmişti. “bir süre bu hastanede seni tutacaklar, iyileşmen için.”
    iki hafta sonra, sargıların açılacağı gün geldi. tüm aile oradaydı. merakla jeff’in iyileştiğini görmek istiyorlardı.
    sargı bezleri yavaşça açıldı. bayan margaret bir çığlık attı. jeff, şaşkın gözlerle annesine baktı. babası gözlerini kaçırarak jeff’e bakıyordu. annesi ağlamaya başlamıştı. liu ise şaşkın gözlerle jeff’e baktı. “n-ne oldu,” dedi jeff. hemen tuvalete koştu. aynaya baktı. liu, hemen kardeşinin peşinden koştu. dudakları yanmıştı, kıpkırmızıydı ama yüzündeki enteresanlık bununla sınırlı kalmıyordu! yüzü, bembeyaz olmuştu! dudakları dışında yüzünde renk kalmamıştı. kahverengi saçları yerine siyaha bırakmıştı. liu, elini jeff’in omuzuna koydu.
    “o... o kadar kötü değil,” dedi liu teselli etmek amacında.
    “kötü değil mi...” dedi jeff. “bu mükemmel! ben mükemmel gözüküyorum!” diye bağırdı ve kahkahalar atmaya başladı jeff. annesi ve babası, şaşkınlıkla tuvaletten gelen kahkahaları dinledi, kahkahalar arasında doktor, “oğlunuza dökülen çamaşır suyu onu bu beyazlığa getirdi. yapabileceğimiz bir şey yok,”
    “o- o normal mi?” diye sordu bayan margaret. doktorda bu kahkahalara anlam veremiyordu. “psikolojik şok olabilir, bu bazen olur. eğer böyle devam ederse bir uzmana götürürsünüz,” dedi doktor.
    o akşam, banyodan ağlama sesleri geldi. bayan margaret, ışığı açık olan banyoya ilerledi. yerde arkası dönük bir şekilde, dizlerini karnına çekmiş, çömelmiş, ileri geri sallanan ağlayan jeff’i buldu. “tatlım?” dedi kadın. jeff, annesine döndü. korkutucu bir şekilde sırıtıyordu.
    “s-sen ne yaptın!” dedi kadın. jeff’in bir yanında çakmak diğer yanında bir bıçak vardı. jeff’in dudaklarının yanı kesik doluydu. bir gülücüğü andırıyordu.
    “çok üzgündüm anneciğim, hiç üzülmek istemediğim için dudaklarıma gülücük kondurdum,” dedi jeff. annesi, jeff’in göz kapaklarının olmadığını fark etti.
    “ya gözlerin?” diye sordu korkuyla kadın.
    “suratımı sonsuza dek görebileyim diye, onları yaktım!” dedi jeff. ayağa kalktı. “güzel olmuş mu anneciğim?” diye sordu jeff.
    “ç-çok, çok güzel olmuş. b-ben babana haber vereyim o da görsün, sen burada bekle,” dedi margaret ve hemen kocasını uyandırmaya gitti.
    “peter! kalk silahını al peter,” diye fısıldadı uyandırırken. peter zorlukla uyandı. margaret bir anda kapının eşiğine baktı. jeff, elinde bıçakla orada duruyordu.
    “bana yalan söyledin,” dedi. bu duydukları son şeydi.
    liu, kendisinin bir şey izlediği hissine kapıldı. kalktı, “jeff?” elinde bıçak vardı. liu, başına bir şey geleceğini düşünerek, kaçtı. jeff, onu tuttu. yatağa geri attı.
    “şşşt, sen uyumana devam et!” dedi jeff.