2

bu benim öyküm... (okumak isteyenler için) (roman)

bir umuttur sevmek
‘kasım ayı aşk ayı’ derler bu söz ben için geçerli değil...
lisenin ikinci senesine geçerken geçen seneden elde ettiğim tecrübemle yeni heyecanlar arıyordum. yazın bitimine doğru günümüzün önemli bir kısmını tamamlayan sosyal ağdan faydalanarak bir kız arkadaş buldum. şaşıranlar olacaktır. yalnız ilişki geçmişim baya bir renklidir. aynı sınıftan, okuldan, şehirden farklı şehirden, ülkeden konuşup hoşlandıklarım dahi olmuştu. benim için önemli nokta mesafelerin uzaklığından çok karşımdaki kişinin sıcaklığıydı. evet bu aralar bunu söyleyen kız ve erkeklerin bir diğer yalanı da iç güzelliği dış güzelliğe tercih etme söylemleridir ki buda büyük yalanlardan birisidir. bizim meseleye gelecek olursak yazın bitimine doğru balıkesirli 1.76 boyunda 55-56 kilo arası on birinci sınıfa giden bir kızla tanıştım. saçları uzun, gülüşü güzel bir o kadar da saf ve temiz yürekli bir insandır kendisi ayıptır söylemesi. tanıştığım bu kızın gülüşünde kendisini bana çeken kimsenin görmediği sadece benim işittiğim bir şey vardı. ilk başta sosyal ağdan mesajlaşmaya başladık. konuşmamız normal yeni tanışmış ve birbirini tanımaya çalışan insanlar gibiydi ve birbirimizi biraz tanımamızın ardından numaramızı birbirimize vermiştik. o günden sonra bir kaç mesajlaşmanın ardından telefonda konuşmaya karar verdik. akşam saatlerinde ikimizin de müsait olduğu bir zaman ayarladık. telefondan onu aramam gereken zamana beş- on dakika kala soluk soluğa dışarıya attım kendimi. hiç bir şey hissetmediğim birisi ile konuşmak bu kadar zor olmamalıydı...
titreyen ellerime, hızlı çarpan kalbime aldırmadan aradım
-alo?
-alo?
-nasılsın?
-iyiyim sen nasılsın?
-idare eder. sesin güzelmiş.
-sağ ol.
ve uzun süre devam eden makul konuşmamız ardından kapattım. telefonu kapattığımda bilmediğim bir sokakta on yedi-on sekiz yaşlarında tanımadığım birisiyle oturuyordum. kalktım ve iyi geceler deyip yola koyuldum. eve gittiğimde ‘keşke daha uzun konuşsaydık’ yazan bir mesaj geldi. o günden sonra iki-üç günde bir öğlen okulum bittikten sonra onu aradım. bazen ise akşam yine kendimi dışarı atıp onun ile konuşuyordum. mesajlaşmalarımız bitmek bilmiyordu. bir gün ailemiz hakkında bilgi verirken ertesi gün okulumuz hakkında dedikodu yapıyorduk. konu bitse de biz yine de konuşacak bir şeyler buluyorduk. konuşmayı değil birbirimizi dinlemeyi seviyorduk. seviyorduk sevmesine de acaba bana karşı bir şeyler hissetmiyor mu diye düşünmüyor değildim. gel zaman git zaman birbirimiz hakkında bilmediğimiz çoğu şeyin kalmadığı anlarda konular git gide kalbe doğru yol almaya başladı. ilk zamanlar birbirimiz için kıskanmalar biraz ilerledikten sonra merak etmeler daha ilerisindeyse birbirimizle her saniye konuşma isteğimiz her geçen gün artıyordu. günlerden bir gün yine konuşmamıza devam ederken bir soru geldi ‘benimle ve başka birisiyle konuşurken kalbinin ritmi arasında nasıl bir fark oluşuyor?’ ilk başlarda biraz telaş birazda işi ciddiyete bindirmemek adına mesaj olarak kalp anlamış gibi yapıp ‘ben herkese kalp atıyorum’ dedim. biraz darıldı, üzüldü ardından kızgın bir şekilde ‘başka kızlara da mı kalp atıyorsun’ dedi. işi yokuşa sürmemek için fazla uzatamadım ve ona ‘başkasına atarken kolayca atabiliyorum ama sana atarken elim ayağım birbirine giriyor’ dedim. tarihler 2 eylül 2016’ydı ve biz birbirimize artık açılmıştık. önceki sürece göre daha çok özlüyorduk birbirimizi. her gün konuşuyorduk hiç bitmeyecekmiş gibi her saat her dakika. bir yerde okumuştum belki doğru belki yanlıştır bilmem ama yazana göre on yedi yaşında aşık olduğun kişi senin hayatının geri kalan yüzde yetmiş beşlik kısmında seninle beraber olacaktır yazıyordu. işte benim on yedi yaşımdaki aşık olduğum kişi oydu, sanırım. günü gününe geçirdiğimiz günleri takvimden işaretliyor her attığı resmin beş kopyasını çıkartıp kaybolmaması için elimden gelen her şeyi yapıyordum. her gün başka bir heyecanla onunla yatıp onunla kalkıyordum. kötü olmasını değil her zaman iyi olmasını istiyordum. yanında değildim ama onu baya bir merak ediyordum. beraber geçen güzel günlerimizin birinde birbirimize hayallerimizden bahsettik. gelecekte ne olmak istediğimiz, hangi okullarda okumak istediğimiz, hangi şehirlerde yaşamak istediğimiz. hatta sabahları daha hava aydınlanmadan sıcacık yatağımızı bırakıp gelecekte hiç bir işimize yaramayacak dersleri öğrenmek için çıktığımız, ders dışında hiç bir sorunumuzla ilgilenmeyen hocalara bir gün daha katlanmak için evimizden okula giderken bile yüzümüz anlamsız bir şekilde gülerek gittiğimiz için birbirimize sırıtmamak adına tavsiyelerde bulunuyorduk. sokakta gülmemizi istemiyorduk ki başkaları görüp de hoşuna gitmesin diye. hayallerimiz dedik sonuçta gerçek olmak zorunda değildi ama hayaldi işte. kurması güzel yaşaması zor. konu en son geleceğe dair evleneceğimiz kişiyle hayallere geldiğinde ikimizin de aklında birbirimiz vardık. konuya sert giriş yapmamak için ‘benim seninle evlenecek param yok’ dedim. direk bahanemi çürüterek ‘olsun annemden para alırız’ dedi. kıramadım, sonuçta kim bir kuruş ödemeden dünya evine girmek istemez ki? artık hayalimizin elverdiği kadarıyla evlenmiştik. peki ya bizim çocuğumuz olmayacak mıydı? imkansız bir şeydi bu çünkü küçücük elleri olan sana baba veya anne diyecek senin sanat eserim diye gezdireceğin bir küçük kopyanı kim istemez? evet doğru hayallerimize göre bizim artık çocuğumuz da olmuştu. şimdi en önemli mesele isimleri ve kaç tane olmalarıydı...
ve erkek egemenliğiyle konuya girdim
-bence dört tane yapalım.
-neden dört?
-iki kız iki erkek yaparız hem yalnız da kalmazlar.
-olmaz iki tane yeterli.
-tamam patron sensin.
-peki isimleri ne olsun ?
-ben isim işlerini iyi bilmiyorum onu da sen ayarla.
-o zaman kızın ismi belinay erkeğin ismi ise sarp olsun.
-tamam yine patron sensin
evet biraz önce erkek egemenliğiyle konuya dalan ben çaresiz bir şekilde yine bir kadının lafına düşmüştüm. olsun yine de dişi kuş yuvayı yapar derler. benim yuvamı da o kurmalıydı. bir kadına neden şiddet gösterirler hiç anlamazdım. seni seven senin çocuğunun annesi olan evinin her daim ayakta durması için çaba sarf eden birisine neden vuruyorlardı. sırf seni sevmedi diye veyahutta sırf senin ile gelecek kurmak istemedi diye bir kadına niye zarar veriyorlardı. kadın öyle bir sanat eseridir ki evrende eşi benzeri yoktur. dünyanın başta sorunu olan kadına şiddet durumunu ben bitiremezdim. ama ben asla şiddet uygulayan birisi olmayacağım. çünkü ben bir insanın bir insana sadece iki olumsuz kelimeyi söylemesiyle bile harap olacağını bilen birisiydim. ben onun en büyük hayalinin normal hayallere kıyasla küçük kendi için ise çok önemli olan sadece gülme hayalini gerçekleştirmeye çalışıyordum. hatta bir gün yine ailevi sıkıntılarımızdan bahsederken ağlayarak derdini anlattığı bir ses dosyası geldi. ben diğer erkekler gibi duygusal değilim diyemeyeceğim. ama ben ne zaman ağlasam yanımda bir kişi bile görmeyeceği zamanları tercih ettim. bir kaç damla yaş aktı gözümden. onu nasıl mutlu edebileceğimi sordum. garip bir şekilde daha önce kimseden duymadığım bir istekle ‘ bana ninni söyle’ dedi. sesimin güzelliği çirkinliği değil onu yalnız hissettirmeyecek bir sese ihtiyacı olduğunu anlamıştım. ses kaydını başlattım “uyusunda büyüsün” ninnisini mırıldandım. sevindi teşekkür etti. uyuyacağını söyledi ve eminim ki güzel bir uykuya daldı. ben ise yine uykusuz kaldım. tanrının bana vermiş olduğu bu güzellik için ne gibi bir iyilik yapmış olmalıydım diye kendimi sorguladım. onun hakkında neredeyse bilmediğim hiçbir şey yoktu. en sevdiği yemeğin taze fasulye olduğunu, uğurlu sayısının beş olduğunu, gariptir ki geceleri kalkıp pijamasınının tersini çevirip uyuduğunu bile bilirdim. geceleri domates diye sayıkladığını burcunun ikizler, en sevdiği rengin ise gözlerimin rengi olduğunu söylerdi. günlerimiz devam ederken arada illaki kavgalar oluyordu. seviyeli, fazla abartmadan ve düzgünce konuşarak çözdüğümüz sorunlara kavga demek bile saçmalıktı. ama son bir kavga olmuştu aramızda. son kavgamız olacağından haberdar olsaydım büyük ihtimalle o mesajı almamak için telefonumun bozulmasını isterdim. akşam olduğunda daha önceden nişanlanan yeğenine gideceğini söylemişti ve telefonuna ulaşamayabileceğimden de haberdar etmişti. çoğu kişinin bildiği gibi bu bir ayrılma evresiydi ve üzücü tarafı benim bunun farkında olmamdı. gece saatler iki olduğunda mesaj attım nerde olduğunu ve ne yaptığını sordum. hiç beklemediğim bir şekilde bir eğlence kulübünde olduğunu ve yeğeninin nişanlısıyla beraber üç erkekle daha beraber olduklarını söyledi. bunu duyunca sinirlendim. her saat başı ona neden böyle bir şey yaptığını sormama rağmen kendisinin tek bahanesi abartıyorsun demesiydi. ben abartıyor muydum? sevdiğim, hayaller kurduğum , gecemi gündüzüme katıp onunla konuştuğum kişiyi başka bir erkeğin yanında istememek abartmak mıydı? nihayet sabaha doğru saat yedi sularında eve gittiğini söyledi. ‘neredesin?’ diye attığım mesajlara karşılık vermemesi beni içten içe yakıyordu. dediğim gibi ben şiddet uygulamayacak birisiyim ama kendime zarar vermek buna dahil değildi bence. yatağımdan kalkıp gece ayın, sabahın güneşiyle yer degiştirmesinde ki o muazzam mor renkli göğe camı açarak baktım. düşündüm ve kendime gelmeliydim. kendime gelmekten kastım banyoya girip yere oturup iki saat ağlamakla beraber duvarı yumruklamaktı. pişman değildim daha kötüsünü de yapabilirdim. ama her şey tam net değildi. saatler geçiyor uykum gelmiyordu. saat on, on iki, on beş zaman geçiyor ama ses çıkmıyordu. nihayet saat on yedi otuz olduğunda bir mesaj geldi ‘kusura bakma telefonumun şarjı bitti’ diye. görülmesi gereken bir hesabım vardı. sordum “benimle bir gelecek düşündüğünden, bahçeni benle süslemek istediğinden emin misin?” dedim. “tabikide” deyip sustu. bu suskunluğun iyi sonuçlar getirmeyeceği belliydi. bir yarım saat sonra başlığı “özür dilerim. beni affet.” içeriğinde ise artık bana karşı hisler içermediğini belirten mesajını aldıktan sonra herkesin ilk başta olacağı gibi sustum. evet sadece sustum. tarihler 24 kasım 2016’ydı ve onun yolu seksen dördüncü günümüzde benden ayrılıyordu. ilk bir ay boyunca çabaladım. her gün mesaj attım ama aramadım. çünkü ararsam onu zor durumda bırakabilirdim. artık uykusu gelmesi için koyunları sayan küçük çocuklar gibi bende günleri saymaya karar verdim. tarihler 1 ocak 2017’yi gösterirken ertesi güne okul olmasından dolayı erken yattığım için sabah dinç bir şekilde kalktım. ama yine o hapishane niteliğindeki okula gideceğim aklıma gelince moralim bozuluyordu. alarmım çaldı kalktım yüzümü yıkadım üstümü giyindim ve son bir kez çantama baktım. en son evden çıkarken telefonumu elime alıp interneti açtım. bir mesaj bildirimi “hayallerim” adlı kişiden gelen tek kelimelik ‘özledim’ mesajı. çantayı sırta takıp direk ikinci kattaki evimizden aşağı doğru inmeye başladım. son 5 merdiven basamağı kala o heyecanlı halimle beraber paldır küldür düşerek tamamladım. dışarı çıkınca mesaj attım:
-neden böyle yapıyorsun
-özlediğimi söylemek istedim ne var bunda?
-tam seni unutmaya hazırlanırken neden tekrar hatırlatıyorsun?
-benim hatam özür dilerim.
geri gelmeyeceğini zaten biliyordum. tekrar sustu ve yirmi yedi gün sonra mesaj attım. arkadaş kalabileceğimizi söyledim. tabi buna ilk başta ben inanmadım ama denemekten zarar gelmezdi. birkaç arkadaşça mesajlaşmamızdan sonra yine olaylar başına dönmüş ve ben eskiye dair hatırlatmalar yaptığım için o bundan şikayetçi olmuştu. akşam olduğunda ona up uzun bir mesaj attım girişi “kusura bakma” deyip onun gitmesinin ardından neler geçirdiğimi iyi olmadığımı anlatıp sonunda “mutluluklar gülüşünden öptüğüm” diyerek bitirdiğim bir mesajdı. ben onun benimle olmasını isterdim. ama o mutlu olsun da ben önemli değildim. her geçen günü sayıyordum. arkadaşlarım artık onun üstünden yüz seksenden fazla bir zaman gibi hatırı sayılır bir süre geçmesine rağmen onu hala nasıl unutamadığıma şaşırıyorlardı. ama o bu zaman içerisinde çoktan bir kişiyle daha beraber olmuştu. yalan söyleyemeyeceğim çok nadir zamanlarda arkadaşımın telefonundan arattırıp halini hatırını sordurttururdum. gülüşünü azcık duyardım ardından arkadaşıma verirdim. dışarıya çıkıp bir sigara içip içeriye girerdim. her girdiğimde de aynı lafı işitirdim arkadaşımdan “savaş kız seni artık hatırlamıyor bile.” haklıydı ama gönül bu ota da konuyor ona da. günler hızlı geçiyordu. tarihler 14 temmuz 2017’yken dayanamayıp bir mesaj attım. “özledim” diye. mesajıma “kimsiniz?” diye yanıt verdi. mesaja kahrolmaya imkan bile vermeden aradı. yanlışlıkla açtım ve bir saniye sonra kapattım. “özür dilerim. iyi geceler” yazıp yolladım mesajı. ardından tekrar bir mesaj “savaş sen misin ?” ve tekrar bir mesaj daha “sen benden nasıl nefret edemezsin?”. haklıydı çünkü o benim hayallerimi berbat edip her şeyimi yarım yamalak bırakıp gitmişti ve ben hala onu seviyordum. tekrar “iyi geceler” mesajımı atıp köşeme çekildim. yavaş yavaş kendimi toparlamaya başlamalıydım. artık ondan bir medet ummam çok büyük bir saçmalıktı. okulumun tatil sürecindeki üç aylık tatili iyi değerlendirmeliydim. gezmeliydim, arkadaş edinmeliydim en önemlisi onu unutmalıydım. ilk başta okulumu düzene sokmak için ders çalışmaya başladım. sonraları onu koruyabilmek için girmem gereken kalıba adapte olarak aldığım ve o gittikten sonraki kaybettiğim kiloları geri almalıydım. çok direndim hatırlamamak için. çok çaba sarf ettim onu aramamak, mesaj atmamak için. başarıyordum. günler geçiyordu. üç yüz kırk yedinci gün, üç yüz seksen altıncı gün, dört yüz otuz ikinci gün...
günler bitmek bilmiyordu. günler ilerledikçe, sayılar arttıkça bu bana zevk veren bir zeka oyunu gibi gelmeye başlamıştı. ya da ben aklımı kaybetmiştim. bu zaman zarfında onunla beraberken onun için bıraktığım kız arkadaşlarıma yazdım. özür diledim. onun bana yapacağı şeyi ön göremeyip hayallerimdeki kızı onların yerine tercih ettiğim için hepsinden özür diledim. ilişki dünyası baya renkli olan ben artık bir kıza ‘selam’ bile diyemeyecek kadar kızlardan şüphe duymaya başladım. zaten yazmakta içimden gelmiyordu. başka bir kıza mesaj atma isteği geldiğinde telefonu fırlatıyordum. bu yapacağım şeyin ona ihanetten başka bir şey olmayacağını düşünüyordum. ama havadaki kuşlarımın verdiği bilgiye göre bir yıla aşkın süredir karşılıksız sevdiğim kız ikinci bir ilişkisine çoktan başlamıştı. üzülüyordum, canım acıyordu ama ben yine de vazgeçemiyordum. günler geçtikçe artık yavaş yavaş tükendiğimi hissetmeye başladım. ilk başlarda kendimden utandım. bu kadar zamandır hayal ettiğim kızı bırakmamalıydım. bu kadar çabuk pes etmemeliydim. ama bir gerçek vardı ki o kız artık bana gelmeyecekti. çok fazla gezdim, yeni insanlarla tanıştım. onu unutturmaya gücü asla yetmeyecek, ama onun yerine geçebilmeyi hakeden bir sürü kişiyle arkadaş oldum. işin aslı bana ve de onlara göre hiç kimseyi onu sevdiğim kadar sevemeyecektim ve tanıştığım kişiler bunu bildiği için bir adım bile atmayı tercih etmediler. haklıydılar ve tespitleri doğruydu. ama günler beş yüze yavaş yavaş dayandığında ciddi anlamda onu artık hatırlamadığımı ve ona karşı hissizleşmeye başladığımı hissettim. hatırlamıyordum. hatırladığım tek şey beni bırakıp giden bir kişinin olduğuydu. artık mutluydum. eskiye göre daha mutlu ve atılgandım. artık geçmişe dair çoğu şey aklımdan silinmeye başlamıştı ve ben bundan mutluydum...
ben onu unutmamış sadece alışmıştım. artık ben ona sevdiğim kişi olarak değil geçmişte bana tecrübe katmış, geleceğe dair daha iyi ve düzgün kararlar vermemi sağlayacak birisi olduğu için en iyi arkadaşlarımdan birisi saymıştım. üzgün olduğum tek taraf vardı oda onun beni kırmış olmasıydı. oysaki bir gün bile gelip bana içten bir özür dilese ve beni bırakmasının nedeni açıklasa ben bu durumu kabullenebilirdim. belki de kabullenemezdim ama o üstüne düşen görevi yerine getirmiş olurdu. ben uzun bir süre karşılıksız, yüzünü görmediğim sadece gülüşüne ve sesine tutulduğum birini unutmayarak yapmam gereken her şeyi yapmış çoğu kişinin dayanamayacağı kadar beklemiştim. bana göre ben artık olgunlaşmıştım. acı çekiyordum ara sıra, yalan yok. ama geçmişe göre daha iyiydim. herkesin merak ettiği bir şey var peki bu hikaye sonunda ne oldu? ben o kızı unuttuktan bir ay sonra bir mesaj geldi ‘o kadar oldu mu? gönderen kişinin kayıtlı olduğu isim 020916’ydı. ufak bir konuşma geçti aramızda. mesajına karşılık olarak yazışmaya başladık.
-yanlışlıkla yazdın sanırım?
-hayır.
-peki neden yazdın?
-sebep yok.
-o kadar oldu mu derken ne demek istedin?
-günleri sayıp saymadığını merak ettim.
-evet bu gün 520. gün.
-hala sayıyorsun demek. peki sen neden sayıyorsun?
-benimde bir sebebim yok.
-ama bunun illaki bir sebebi olması lazım
-hayır bunun hiç bir sebebi yok, geçmişe dair bana kattığın tecrübeler için sağ ol. bir sorunun olursa yine yazabilirsin. iyi günler
-sende aynı şekilde yazabilirsin. iyi günler
düzgün ve sınırlı geçen konuşmamız bittikten sonra içim artık ferahtı. ben bu kişinin bana yazacağına emindim. benden özür dilemesini beklemiyordum. veya beni tekrar sevmesini de ama bir günden bir güne benim nasıl olduğumu merak etmemesi beni ona karşı kin besleyen bir insan yapmıştı. benim onsuzken, onun neden olduğu bu durumda bırakıp gitmesi ve umurunda bile olmaması kendinden nefret ettirmeye yetmişti. evet şuan daha olgunum ve bir çok şeyi yoluna koyamasam da o “zaman” denilen illetin nasıl bir şey olduğunu anlamıştım ve nasıl davranmam gerektiğini biliyordum. artık üniversite sınavına hazırlanan yeni ilişkilere açık olmasam da kızları iyi tanıyan ve gelecekteki ilişkilerimi nasıl planlamam gerektiğine dair bilgili ve tecrübeli birisiyim. kim bilir belki de bidahaki kasım ayı benim aşk ayım olacak veya gülüşünden öptüğüm tekrar benim gönlümde yine taht kuracak..

  • 2
    angarali06 7 ay önce
    bu benim oykum birazcik yarali:((
    0
    mister_moron 7 ay önce
    kalbimin pek çok yeri yaralı
  • 0
    mister_moron 7 ay önce
    hikaye gerçektir. eleştirileriniz olabilir. seviyeli bir şekilde ama. şuanki durumumu merak edenler için iliski ve kızlara ne yszık ki kapalıyım. ağır bir darbeydi bu benim için :)