1
türkiye halkının problemi: milliyetçilik
milliyetçilik bir ülkede toplumun tamamını kapsayan bir düşünce değildir. belli bir topluluğu kapsar. kişi türk milliyetçisiyse türklerin üstünlüğüne ve kültürüne inanır, destekler, yani kişi milliyetçiyse kürt, rum, ermeni, bulgar, alman, laz, rus veya ingiliz olması bu tanımı değiştirmez. milliyetçilik genelde gelişmemiş ülkelerin kullandığı bir politikadır. savaş ve iki ırkın sidik yarışını andıracak rekabet zamanlarında hortlar.

bir başka kavram var oysa "halk" adında. halk; bir coğrafyada yaşayan insan topluluğunu din, dil, ırk, düşünce ve yaşam tarzı gözetmeden kapsayan kavramdır. peki gelişmemiş ülkelerde "halk" kavramı yerine neden "millet" kavramı tercih ediliyor? bunun nedeni tamamen insanlara bir amaç vermek. bu amacı verende çoğunlukla siyasiler oluyor. ekonomik gücü zayıf, bilim, sanat, felsefe, spor gibi uğraşlara sahip olmayan insanları milliyetçiliğe yönlendirmek, kişinin bilinç altında ki "ben ne işe yarayabilirim?" sorusuna cevap oluyor. ırkını savunuyor, diğer ırkları aşağılıyor hatta kendi ırkı için öldürüyor ya da kendini nefret ettiği ırka mensup insanlara zarar vermek için patlatabiliyor. bunlar kişiye yaşamak için yeterli sebepler veriyor.

bugün ülkede yaşadığımız ölümlerin birinci sebebi milliyetçiliktir. türk ve kürt milliyetçileri yüzünden sokağa çıkamaz hale geldik. huzurlu olduğumuz tek gün yok. bu olumsuzlukların sorumlularını teşhir ediyorum; ak parti, milliyetçi hareket partisi, halkların demokratik partisi ve pkk. bu olayları ilk kimin başlattığı önemli değildir, kimlerin hala devam ettirdiği önemlidir. artık bir an önce bu dümenin farkına varmalıyız türkiye halkı olarak.

not: şunun ayrımı iyi yapılmalıdır, kişinin kendi doğduğu ve yaşadığı toprakları sevmesinin milliyetçilikle uzaktan yakından alakası yoktur.
  • 0
    hellomyfriend 8 ay önce
    bu bir problem değil bir vatanseverliktir.

    milliyetçilik vatanseverlik demektir sen şimdi gidip burada şehit olan askerlere laf atıyorsun dikkat et.

    milliyetçilik vatanı için her şeyi her alanda yapan kişilerin bulunduğu varlıktır.

    milliyetçilik orta doğuda ki gibi vatanı için savaşmaktan kaçıp vatanını teröristlere bırakılmaması için oluşmuş bir toplum görüşüdür.

    olası bir savaş halinde sizin gibi humanistler değil bizim gibi milliyetçi ve vatansever gençler savaşacak.
    0
    markrenton 8 ay önce
    yazının tamamını okumadan yorum yapmışsın belli ki önce en altta ki notu oku sonra yazının geri kalanını. şovenistlik yaparak dikkat çekmeye çalışıyorsun.
    0
    dd27 8 ay önce
    millet ve vatan kavramları birbirinden farklı şeylerdir. vatansever bir türk olarak ben, başka bir ülkede yaşasam, ve yaşadığım ülkenin toprakları bir şekilde saldırıya uğrasa ben çıkar savunurum ülkemi. bizde toprak namustur. fakat bir milliyetçi olsam, kendi milletime dokunmadığı sürece (haklının yanında olmak düşüncesi dışında) hiçbir şekilde kavgaya girmem. belki de ben karıştırıyorum vatan ve millet kavramlarını..
    0
    hellomyfriend 8 ay önce
    kardeş vatan işgal altındaysa milliyetçiler milletine dokundukları için savaşırlar. senin dediğin aynı yere çıkıyor
    0
    c0median 8 ay önce
    giptirip gider misin askere bordo klavyeli
    0
    hellomyfriend 8 ay önce
    kes lan tak
  • -1
    80kiloysa79udassak 8 ay önce
    ülkenin adı türkiye hala yok halk malk millet oğlum millet türk milleti türkiye: türk'e ait olan
    0
    markrenton 8 ay önce
    türkiye'de kaç farklı ırk, kaç farklı inanç, kaç farklı yaşam tarzı var? bunları bir düşün. bu topraklar üzerinde ki insanların yani halkın birliğini artık tamamlaması ve diğer dünya devletlerine karşı teknolojik ve ar-ge anlamında gelişmesini istemez misin? yoksa savaşmaya ve anlamsızca birbirimizi öldürmeye devam mı edelim?
    0
    80kiloysa79udassak 8 ay önce
    türklük çatısı altında toplanmaksa birlik amenna ama yok efendim farklı ırk bilmem ne burası türk yurdu ha yok ben kabul etmem falan deniyorsa buyursun gelsinler savaş türke düğündür
    80kiloysa79udassak tarafından 8 ay önce düzenlenmiştir.
    0
    markrenton 8 ay önce
    günümüze yani 21.yy'a dönmeni tavsiye ediyorum, orta asyada yaşayıp kımız içip akınlara çıkmıyoruz artık, belki hayatından çok sıkıldığın için bunların fantazisini kuruyor olabilirsin. savaş ve düğünü bağdaştıran zihniyet saçma, insan öldürmek şerefli bir olay değil.
    0
    80kiloysa79udassak 8 ay önce
    puro tamam akınlara çıkmıyoruz ama her yüzyılda türk yurdu türk yurdudur farklı ırk kültür falan bu ancak ayrışma getirir yani birlik getirmez bölücü bir hareket olarak kalır sadece
    0
    c0median 8 ay önce
    askere çağırıyorlarmış seni
    0
    80kiloysa79udassak 8 ay önce
    okuyorum purocum zamanı gelince gideceğim inşallah :)
    0
    c0median 8 ay önce
    ülkenin savunmak için daha ne kadar bekliyorsun gönüllü gitsene sen askerlik görevini herkes yapıyor zaten senin gidip şanlı türkiyemizi savunma ve toprak birliğini sağlaman lazım
    0
    80kiloysa79udassak 8 ay önce
    olur puro tamam gidiyorum şimdi
  • 1
    yusufir 8 ay önce
    bir sözüne katılmıyorum diğerleri makul kabul edilebilir şeyler. bugün turk milliyetçisinin bilinçli tavrı sayesinde şuan sokağa çıkabiliyorsunuz. eğer turk milliyetçisi polislere ve askere ihtiyaç duymasa idi ?
    düşününce turk milliyetçilerin isyan eden kürtlere karşı orgutlendigini ve silahlandigini ?
    düşündün mu?
    düşünemedin!
    çünkü öyle bir ortamın olmasini düşünmen bile şuan yaşadigin ortamı sana makul kıldı.
    şuan sokağa çıkıp silahlanan sadece hain kürt milliyetçileri.
    ama eğer aynı şekilde turk milliyetçileride sokağa çıkarsa!!
    emin ol bu ülke de hergun cinayet işlenirdi.
    0
    markrenton 8 ay önce
    kürt milliyetçisinin bu savaş yanlısı tavrı olmasaydı türk milliyetçisininde savaşıp genç yaşta ölmesine gerek kalmazdı. bu cümleyide "her şey kürtler yüzünden"e çekme, her şey kürt milliyetçiler ve zamanında anadolunun çomarıyken devlet yönetmeye çalışıp her şeyi eline yüzüne bulaştıranlar yüzünden, hatta hala o çomarlar yönetiyor bizi.
    0
    yusufir 8 ay önce
    kürt ler yüzünden değil küt milliyetçileri yüzünden. beyin yok abi bunlarda. ulan salak sen orda hakimiyet sağlasan ne bok yiceksin sanki? avrupa ya açılan tek kara sınırin türkiye. onu da geçtim ulan senin daha kendine ait radarın yok. tepende kendi uçağın gezse haberin olmayacak:) yani her turlu seni kullanmak isteyen güçlerin maşası olacak ve onların sana vadettiği kadar özgür olacaksın. ama işte beynine sokuşturduklarim anca molotof atsin, etek giysin. özünde milliyetçilik duygusuyla çalışan insanlar sayesinde şuan ülkede gelişen bir çok askerî teknoloji var. tüm ülkelerde böyledir. önemli bir birimde çalışacak adam orda niye çalışsın? gider yurtdışında ki bir firma da daha yüksek fiyata çalışır. ülke için kendini feda eden insanlarda sonuçta bunu halk için yapmıyor. milliyetçilik duygusuyla ve bunu imanla harmanlayarak şehitlik mertebesine ulaşacagi bilinciyle yapıyor. sonuç olarak milliyetçilik duygusu bir ülke için kesinlikle gereklidir. ama kürt milliyetçilerinin yaptığı gibi etek giyerek değil, başka ülkede daha fazla kazanacağı halde ülkesinde kalarak, daha az kazanip bir teknolojinin ülkesinde gelişmesine yardımcı olmakla olur. bu duyguyu sağlayan da milliyetçilikten başka birşey değildir.
  • -2
    ka_fa1500 8 ay önce
    bi toplum ne kadar sikimdirik olsada hasbel kader o toplum icinde dogup buyuduysen kim oldugu onemli degil herkesle kavga cıkarmaya hazırsındır, o kadar hastalıklıdır ki bu zihniyet aynı milliyetci (bizlerden ornekle) iki farklı sehirdense ben senden daha cok milliyetciyim kavgası baslar, senin yaptıgını corumlu yapmaz, gavur izmir, faşist yozgat, yobaz konya, senin memleketinden admmı cikarlara kadar gider bu kafa. o kadar hastalıklıdır ki insanları gaz odalarına yollar, terorist gruplar olusmasına sebep olur, bombalar patlar. neden? cunku benim milletim senden daha uzaga işer zihniyeti ama malesef tarih gostermiştir ki bu sadece ruzgara karşı işemektir ve yine tarih gostermiştir ki bu zihniyet eninde sonunda yok olup gidecek
  • 0
    npsaytan 8 ay önce
    miliiyetçiliğin türk halkının problemi olduğu falan yok tam aksine milliyetçilik türk halkını yüceltir.nihal atsız'ın da bununla eşdeğer bi sözu var: "ben türk ırkçısı değilim. türk milliyetçisiyim. ırkçılık, kompleksli frenk piçlerinin icadıdır. "
    0
    hellomyfriend 8 ay önce
    haklısın puro +1
  • 0
    sadurra 8 ay önce
    benim halk ve millet yerine kullandığım kavram genel de ''toplum'' kelimesi. özellikle türkiye gibi her etnik kökenden ve inançtan insanın bulunduğu topraklarda en uygun kelime. bir alay homo sapiens toplanmış işte. toplum.
    milliyetçilik esasında zarar veren bir ideoloji değil. çok yarar sağlayan bir ideoloji de değil. binaenaleyh milliyetçilik bir ideoloji değil :) yani en azından ziya gökalp'in bahsettiği milliyetçilik bu değil. milliyetçilik kavramını senin anlattığın şekilde kabul etsek dahi bu bence yine ''ölümlerin'' sebebi değil.
    bence bu ölümlerin en net sebebi ''aşırı devletçilik'', ''devlet-i ebed müddet'' mantığı. milliyetçilik ''insanı yaşat ki devlet yaşasın'' mantığıyla hareket eder. yine ziya gökalp anlatımıyla ''milliyetçilik, bulunduğun toprağı değil, o topraklar üzerinde yaşayan insanı sevmektir'' bugün ise ülkede devletin bekası için daha doğrusu günümüz türkiyesinde ''iktidarın'' ve ''istikrarın'' devam edebilmesi için insanlar öldürülmektedir. bugün pkk kürt ırkçısıdır doğru. ama aynı pkk insanları bir ''devlet'' kurabilmek için istemektedir.
    gerek ekonomik gerek sosyal manada devlet, insanları korumak iddiasıyla ''ölümler yaratmaktadır'' dünya üzerindeki çoğu devlet için bu geçerlidir. bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için de daha bir geçerlidir. bu devletler insanları ''milliyetçilik'' yahut ''din'' yahut ''istikrar'' bahanesiyle öldürdüğü vakit bu bahaneler ''ikinci sebep'' olur.
    gerisine katılıyorum.
  • 1
    mehmetcemrekisa 8 ay önce
    "gelişmemiş ülkelerin kullandığı bir politikadır" kısmından sonra daha okumadım. ingiltere, almanya, rusya vb diğer avrupa ülkeleri hiç gelişmemiş zaten.
  • 0
    pihc 8 ay önce
    milliyetçilik bir ülkenin gelişmesindeki en büyük etmendir kardeşim. düşünsene "üretimdeki milliyetçiliği" . türkiye kazanacak her türlü. böylelikle gelişeceğiz. bir de böyle düşün .
  • 0
    ogemigelecek 8 ay önce
    sıkıntı etnik milliyetçilik amerikan tarzı bir milliyetçilik anlayışı olmalı bizde de.
  • 0
    wizardo 8 ay önce
    milliyetçilik beyni mahveden bir ideolojidir,ötesi değildir.
  • 0
    makhnovist 8 ay önce
    (pi: yerel kültürlerin ve halkların hapishanesi olarak uluslaşmış devlet)
    “miliyetçilik ne özgürlüğü ne refahı amaçlar; her ikisini de ulusu devletin kalıbı ve ölçütühaline getirmesinin zorunlu gerekliliğine feda eder.gelişmesi hem manevi hem de maddi yıkımla sonuçlanacaktır.” (lord acton- 1862)
    modern devlet; miti: ulus, dini: milliyetçilik
    bu coğrafyada sol çevrelerce özellikle 1960’lardan sonra sık sık dile getirilen “ulusal sorun” ve “ulusların kaderlerini tayin hakkı” gibi bazı kavramlar, son yıllarda “kürt sorunu” vesilesiyle güncelliği korumaya devam etmekte. bu kavramlar tartışılırken tartışan taraflar genellikle “birleşmiş milletler anayasasına” ve “uluslararası hukuk kurallarına” atıflarda bulunmayı ve düşüncelerini herkesçe kabul edildiği düşünülen bu argümanlar üzerine kurmayı tercih ederler. ancak nedense tartışan tarafların hiçbirinin ne bu kavramların dayanak olduğu ne de eklemlendiği “ulus” kavramıyla ulus devlet ve ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi ile bir dertleri olur. bu tartışmalarda yeralan en ateşli sosyalistler açısından bile böyledir durum. özellikle politik ve kamuoyuna açık yapılan tartışmalarda bir liberal ile bir muhafazakar ya da bir sosyalist arasında tartışma terminolojisi açısından nedense pek sorun yaşanmaz.
    bu durumun tuhaflığını saptamakta neyseki yalnız değilim demir küçükaydın gibi marksist entellektüeller de olayın farkındalar:
    “bir din teorisi olmadığı sürece bir ulus teorisi olamazdı. çünkü, tam da dini özel olan, inanca ait olan olarak tanımlamak; veya tersinden ifade edersek politik olanı özelden ayırmak ve politik olanı ulusal olana göre tanımlamak, yani ulusçuluk modern toplumun dinidir. marksizm’in şimdiye kadar, gerek ulusun gerek dinin ne olduğuna ilişkin söylediği herşey, ulusçuların, yani politik olanı ulusa göre tanımlayanların ve dinin politik olandan ayrı olduğunu söyleyenlerin, yani burjuva uygarlığının ideolojisinin ve inançlarının ulus ve din hakkında söylediklerini kabul edip tekrarlamaktan başka birşey olmamıştır.” (demir küçükaydın, alevilik ve alevi hareketi üzerine yazılar)
    ama bu konuda demir küçükaydın’da yalnız değil;
    “milliyetçilik ile sosyalizm arasındaki 20. yüzyıldaki ittifak, jakobenlerin ihtilalci milliyetçiliği içindeki ilk tohumlarına kadar geri götürülebilir. jakoben geleneğin güçlü kaldığı fransa'da sol, ardarda ge­len sonraki ulusal krizlerde—1871'de, 1917'de ve yine 1940'ta— sağ'ın uzlaşmacı ve teslimiyetçilerine karşı, ulusal çıkarların koru­yucusu olarak öne çıktı. ancak, modern biçimiyle ittifakın tarihi lassalle tarafından eğitilmiş bismarck'a kadar dayanır. bismarck, al­man işçilerine keskin ve amansız bir milliyetçilikten kazanacakları ne kadar çok şey olduğunu gösterdi.” (edward hallet carr, milliyetçilik ve sonrası, iletişim yayınları 1990)
    burjuva liberal ve marksist, leninist geleneğin arasında ulus kavramının tanımlanması açısından sanılanın aksine çok az fark vardır. buna göre bir ulusu vareden ortak paydalar bakımından burjuva liberal anlayışın saydığı koşullar;
    1) dil birliği
    2) kültür birliği
    3) toprak birliği
    4) soy birliği
    5) ideolojik birlik’dir.
    marksist, leninist literatürde bunlardan ilk üçüne herhangi bir itiraz getirilmezken soy birliği ve ideolojik birlik konularında itirazlar gelir. bu itirazlarında özellikle yaşadığı dönem itibarıyla nazizm ve faşizmin ulus mitinin üzerine nasıl inşaa edildiğinin tanığı olan j. stalin tarafından yapılmış olması oldukça anlamlıdır. nedir o itirazlar? 1) “soy birliği koşulu” ırkçılığa açıktan davetiye olacağından onun yerine “tarih birliği”, 2) “ideolojik birlik” yerine (bana göre) ulusun tepeden nasıl manüple edilen sanal bir kategori olduğunu pek güzel açığa vuran “ruhi şekillenme birliği” tercih edilmiştir vs. ancak bu yazının konusu bu nüanslar üzerinde fikir cimnastiği yapmak değildir. ulus denen hayaletin nasıl yukarıdan aşağıya devlet eliyle üretildiğini göstermek ve endüstriyel sistemin diğer “ulusal egemenlik”, “temsili demokrasi” ve “devletin bağımsızlığı” vb. illüzyonlar üzerinden nasıl yeniden üretildiğini anlamaya çalışmaktır.
    kitleler ve iktidarın simülasyonu
    toplumsal yaşamda bireylerin ortak paydalarda kendi iradeleri ile birleştikleri ve kalabalıklar halinde hareket ettikleri anlarda ya da ortak paydalarda hiçbir öz irade göstermeseler de belirleyici bir gönderen (otorite, siyasal iktidar, tüketim ideolojisi vb.) tarafından anlam bombardımanına maruz kaldıkları anlarda kitleselleşirler. ‘kitle’leşme birbirine gündelik yaşamda uzak ve yabancı olan bireylerin birbirlerinden en çok etkilendikleri, benzer yaşam koşullarını sürdüren diğer bireylerle benzer tepkiler ortaya koydukları anın ta kendisidir. gündelik hayatta tahakküm tarafından her alanda ezilen, itilen, hiçleştirilen, yalnız ve çaresiz bırakılan birey tüm çaresizliğinin (iktidarsızlığının) acısını çıkarmayı kitleler haline dönüştüğü ana saklar. bu onun biriken potansiyel enerjisinin yıkıcı biçimde açığa çıkma ihtimalinin varlığı anlamına gelir. bu yıkıcı enerjiyi içinde hisseden bireyler başkaldırarak birarada davranmaya başladıkları zaman toplumsal yıkım başlar. işte tam da bu anlar, kendilerini kitlesel çoşkuya ve yıkımın cazibesine kaptıran bireylerin bireyliklerini en çok unuttukları kolektif yıkımın hazzı ile kolektif bir özneye dönüştükleri, dolayısıyla da kişisel imgelerini o an için unutarak eylemin amacına yönelik kolektif imgeye yöneldikleri anlardır, ki biz bu duruma kitle psikolojisi diyoruz. bu bakımdan kitleler hem büyük toplumsal yıkımların öznesi olarak özgürleşme potansiyelini hem de kitlesel eylemleri bir kaldıraç olarak kullanmayı becerebilen ideolojilerin ürettiği yanılsamalar üzerinden eski düzenin yıkımıyla birlikte yerine kurulacak daha totaliter düzenlerin öznesi olma potansiyelini birarada içinde taşır.
    ulus illüzyonu nasıl doğmuştu?
    batıda 18. ve 19.yy’larla birlikte mülksüzleştirilmiş kır yoksullarının kentlere göçmek zorunda kalması ile modern kentlerin varoşlarında önemli bir ucuz işgücü kaynağı olan kent yoksulları doğmuş oldu. bu göçle birlikte özellikle ticaret ve endüstrinin yoğunlaştığı kentlerin nüfusunda patlamalar yaşandı. kırdan herşeyini kaybederek büyük kentlere sığınan bu insan topluluklarının kontrol altında tutulabilmesi (daha yönetilebilir kılınabilmesi) ve toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkların örtbas edilerek ortak çıkarlar algısının yaratılabilmesi açısından yeni kent sakinlerinin toplumsal işbölümünde oynadıkları işçi, işsiz, vatandaş, çifçi, tüccar, sanayici vb. roller nesne edinilen sosyal gruplar tarafından benimsendikçe sistem tarafından verili birer kimliğe dönüştü. eski toplumsal yapıları ve kimlikleri paramparça etti. üyeleri arasında dayanışma ve empatik davranışlara neden olan yerel kültürel, coğrafi, dinsel, ideolojik, psikolojik kimliklerin oluşturduğu içsel halkalar sosyo ekonomik ve mesleki kimliklere özellikle fransiz devriminde ifadesini bulan “yurttaşlık” temelinde üretilen daha genel ve kapsayıcı bir üst kimliklerle yer değiştirdi ve farklı toplumsal gruplar ortak bir paydada eşitlenerek herkesin “ulusun eşit yurttaşları” olduğu görüntüsü yaratılmaya çalışıldı. ulus-devletin egemenlik coğrafyası (sınırları ki buna ülke diyorlar) içindeki bireyler yurttaşlık kimliğini benimseyerek ulusa ait kitlelere dönüşmüş ve daha yönetilebilinir duruma gelmişlerdir. ulus inşaası bitmiş bir sosyal kategori değildir tersine her adımda yeniden üretilmek zorunda olan yeniden üretilmediği zaman sanallığının ortaya çıkması heran ihtimal dahilinde olan içi kof bir mittir. devlet adamları ve politikacıların; “her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde” klişesinin ulusal birliğe hiç bitmeyen bir biçimde atıfta bulunması da bu yüzdendir.
    endüstriyel uygarlık gündelik yaşamda sürekli bir takım anlamlar ve verili algılar üreterek sıradan insanların kendi planlanmış hedefleri doğrultusunda bazı şeylerin “farkına varmasını” sağlar. bunlar, politik, ideolojik olduğu kadar tüketimin pompalanmasına yönelik olarak ekonomiktirler de (pazarlama stratejileri, reklamlar vs.). gündelik hayatta hiç bilmedikleri içeriğini anlamadıkları bir mutfakta pişirilen hamaset ve muhafazakar soslu anlamlar, korkutulmuş ve ezilmiş insan yığınlarına “adalet”, “güvenlik” ve “özgürlük” imajlarıyla şık ambalajlarda sunulur. kadim bir ezilmişlik, yoksulluk ve binlerce yıllık savaşlardan süzülüp gelen (ve her fırsatta yeniden üretilen) korkularının etkisiyle devletin sunduğu ulusal egemenlik, ulus devletin eşit yurttaşlığı, ulusal güvenlik, sosyal güvenlik vb... içiboş anlamlara maruz kalan kitleler, geleneksel dayanışma ağlarından koparılarak yalnızlaştırılırlar. bu yalnızlaştırma bireyleri güvenlik, adalet ve özgürlükleri devletten talep eder hale getirir ki devletin bunları karşılaşıp karşılamadığına bakmaksızın bunların devletten talep edilir kılınması bile başlı başına devletin kitlelere dayattığı meşruiyetinin tanınmış olması anlamına gelir. ulusal egemenlik, eşit yurttaşlık, seçme ve seçilme hakkı, ulusal güvenlik, tam bağımsızlık vb. talepler içselleştirildikçe ulus devletin inşaası için gerekli olan sınırları devletçe çizilmiş coğrafyadaki bireylerin ulus devlete aidiyetinin temelleri atılmış, ulusal kimlik yaratılmış olur. herhangi bir coğrafyada her tarafı sınırlarla örülen kocaman bir açık hapishanede devlete yurttaşlık kimliğiyle bağlanan bireyler bir yandan da “eski” yaşamlarına ait kültürel kimliklerini unutmaya zorlanarak kendi ulusal kimliklerinin oluşturduğu gönüllü küçük hücrelerine kapatılırlar.
    devlet egemenliğin soyut ifadesi ama aynı zamanda da somut mekanizmasıdır. ulus ise devletin meşrutiyetini aldığını iddia ettiği soyut ve bir o kadar da varolması devletçe arzu edilen ideolojik bir tahayyüldür. ulus denen sanal kateogoriye kimlerin ne kadar dahil olduğu sorusu, ulus mensubu yurttaş kimliğinin kimlerce ve ne kadar içselleştirildiğiyle doğru orantılıdır.
    şu açıkça bilinmelidir ki; tarih kitaplarında anlatıldığı gibi uluslar devletleri kurmazlar tersine devletler ulusları toplumsal mühendislik yöntemleri ile yukarından aşağıya kurarlar. yani burjuvazi milliyetçilik ideolojisini, milliyetçilik ideolojisi ulus kavramını, ulus kavramı devlete aidiyeti, devlete adiyet yurttaşlık kavramını, yurttaşlık kavramı da ulus-devleti yarattı.
    küresel dünya devletine geçişte bir ara istasyon olarak ulus-devlet
    yazının başında demir küçükaydın’dan yaptığım alıntıda belirtildiği gibi; “bir din teorisi olmadığı sürece bir ulus teorisi olamazdı. çünkü, tam da dini özel olan, inanca ait olan olarak tanımlamak; veya tersinden ifade edersek politik olanı özelden ayırmak ve politik olanı ulusal olana göre tanımlamak, yani ulusçuluk modern toplumun dinidir.” demişti. bu çok yerinde ve ufuk açıcı saptamayı söylendiği yerde bırakmadan daha da geliştirmek pekala mümkün. ulus devlet dinsel otoriteye (ruhban sınıfının iktidarına) karşı burjuvazinin iktidarı açısından bir ihtiyaç olarak 18. ve 19. yy.larda ortaya çıktığına göre 21. yy’da küresel kapitalizm çağında küresel sermayenin ihtiyaçları açısından bakınca ulus devletin bu ihtiyaçları karşılayabildiğini söylemek mümkün mü?
    bir örgütlenme biçimi olarak her devlet kendi kuruluş ve varlık nedeniyle belirlenmiş amaçları sonsuza dek (ilelebet) korumaya matuf olarak donanmıştır. buradan hareketle başlangıçta ulus devletin sahibi olan ulusal burjuvazilerin önce sömürgecilik daha sonra da sermaye ihracı ile dış pazarlara açılması ilgi ve etkinlik alanlarını çoktan ulusal coğrafyalarının dışına taşırmış 20. yy’dan itibaren sermaye yoğunlaşması ulusal ve küresel tekelleşmeye, küresel hisse senedi ve tahvil ihracına, çok uluslu şirketlerin, devletler arası ticari ortak girişimlerin vb.’inin doğmasına yolaçarak bu dünyanın finansal ve siyasal bakımdan daha da küçülmesine neden olmuştur. günümüzde bu trend globalizm olarak tanımlanmakta, çeşitli ve karmaşık dinamikleri olan küresel kapitalizmin eski yöntemlerle (vizyonu ve refleksleri sınırlı ulus devletlerle) yönetilmesi aşılması gereken bir sorun teşkil etmektedir.
    ilk bakışta fazlaca basite indirgeme gibi görünse de anlatmak istediğimi özetlemesi ve çarpıcı olması bakımından; ulusal burjuvazi ile ulus devletler arasında niceliksel olarak birincisi çoğaldıkdıkça çoğalan, küresel sermaye ile olası küresel bir dünya devleti arasında ise niteliksel olarak ikincisi güçlendikçe güçlenen doğru orantılı bir ilişki vardır.
    ulusların kaderlerini tayin hakkı
    bazı ideologların savunduğu gibi ulus ebedi bir sosyal kategori olsaydı (ki antik dönem krallıklarında bu kavramın kullanıldığı olmuştur) ya da markistlerin savunduğu gibi ulus denen kategori sosyolojik bir gerçeklik üzerine oturarak (üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak insanlık tarihinin belli bir aşamasında “zorunlu” olarak) ortaya çıkmış olsaydı bile bu görüş ulusların doğuşunun 19. ve 20. yy.’lar boyunca neden hep ulus devletlerin egemenlik savaşlarıyla geçtiğini, neden her yeni doğan ulusun kendi ulusal sorununu (azınlıklar sorunlarını) da içinde taşıdığını, neden çözüme ulaştırılan her ulusal sorunun yeni ulusal sorunların ebesi olduğu gerçeğini izah edemeyecektir. modernist ideolojinin tanımıyla “ulusal uyanış” daha önce üstü örtülü bir gerçeğin farkına varmak ise bu uyanışın ulus olma iddiasındaki devletlerin aralarındaki hegemonya savaşlarını, nüfuz mücadelesini, “büyük ulusların” “küçük ulusları” ezme alışkanlığını mantıklı bir zeminde açıklayamaz. buna dayanak olarak getirilen en önemli tez “aslında uluslar dünyasının vahşi bir jungle gibi olduğu ve doğada güçlünün güçsüzü yediği gibi güçlü ulusun güçsüzü yiyeceği, güçsüz ulusların yok olmasının doğal olduğu” na dair sosyal darwinist faşizan teoridir. tarihi ulusların güç ve varolma/yokolma savaşı olarak açıklayan bu teorinin savaşlar için devletlere gerekli meşruiyeti sağlayarak savaşların ihtiyaç duyduğu insan kaynaklarını yaratmakla yükümlü olduğunu söylemek yeterli bir ifade olacaktır sanırım.
    konuya bu açıdan bakınca “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ilkesini savunmakla bir realiteyi tanımış olmuyoruz, reel politik denen sanal bir oyunun ortasına düşerek ulusal savaşların bir tarafında saf belirlemek zorunda kalıyoruz. tarihte anarşistler ulus kavramına da ulusların kaderlerini tayin hakkına da uzak durmak bir yana hep karşı çıkmışlardır (arada istisnalar olsa da). zira ulus olarak tanımlanarak belli bir devletin sınırları içinde yaşamak zorunda bırakılmış dili, kültürü, gelenekleri, yaşam tarzları farklı halkların aynı devletin tahakkümüne maruz kalmaktan öte ortak bir ruhi şekillenmesi olmadığı gibi ortak kültürel bir kimlikleri de yoktur. ve eğer modern ulus devlet; “siz şu ulusa aitsiniz, diliniz de şu olmalıdır, şu okullara gitmeli, bu kitapları okumalısınız, bizim devletimize de şu kadar vergi vermelisiniz, şu yaştan itibaren askere gitmeli savaşlarda bizim için ölmeli öldürmelisiniz” gibi bir dayatmayla gelmemiş olsaydı bu halkların ortak bir kabul edememe durumuna yaslanan suskunluk dönemlerinde bilinçaltına itilen ama isyan ile birlikte bilince (açığa) çıkan ortak direnme azimleri de olmayacaktı. burada modern devletin ulusal kimliği oluşturmakta bütünüyle başarısız olduğunu tabiki iddia edecek değilim. ancak modern devletin ulusal kimliği oluşturmadaki en büyük başarısı kendisine düşmanlar yaratarak ulus kimliği içinde tasarlanan kitlelerin güvenlik duygularını harekete geçirmektir. medya ve eğitim kurumları bunun için sürekli propaganda yaparak gerekli ideolojik altyapıyı oluştururlar. ancak tek başına bu da yetmez. en küçük çaplı bir savaş bile kitlelerin hafızalarında uzun propaganda kampanyalarına göre çok daha derin izler bırakır. askere alınarak cephelerde savaşan köylüler, kentli esnaf ve tüccarlar, kır ve kent yoksulları, işçiler cephede düşman bilerek kurşun sıktıkları öteki ülkelerde yaşayan halklar ile somut olarak “düşmanlaşırlar” savaşta asker sivil tüm ölümlerin sorumlusu “haksız” olan ötekilerdir “düşmanlar” dır. ötekileştirilmiş bu halklar birbirlerine savaştıkları kendileri gibi emir altında savaşmak zorunda olan askerleştirilmiş insanlar olarak değil canını, malını mülkünü tehdit eden ırz düşmanı ve yağmacılar olarak sunulur”. bu tip kışkırtılmış düşmanlık duyguları devletlerarası konjonktüre göre iniş çıkışlar gösterse de ulusal kimliğin inşaasında oldukça işlevsel bir rol oynamış olurlar, düşmanlıklar unutulsa bile ulusa aidiyet unutulmaz, kimliğe dönüşür. ulusal devlet ulusal kimliği kendi egemenlik sınırları içindeki ahaliyi diğer ulus devletler içinde yaşayan halkları ötekileştirme yoluyla ayrıştırma ve kendi egemenliği altında yönetilebilirlik paydasında birleştirme amacına yönelik olarak tanımlar, kategorize eder, kendi kayıtlarına da buna uygun olarak geçirir. yani ulusal kimlik devlet erkanının söylediği gibi birleştirici değil tersine ülke dışında ve içinde birilerini ötekileştirerek, düşmanlık, nefret ve korku üzerinden kitleleri birbirne karşı kışkırtarak savaşın insan kaynağı ve mağduru olma durumunda birleştirmeye çalışan bir gönderendir.
    felsefede özcülüğü eleştiren m. foucault öz kimlik´ler arayan, bu kimlikleri insan davranışının yasası haline getirmeyi anlamına gelebileceğine dikkat çekiyor, “kimliklerimizin hapishanelerimize dönüşebileceğini” belirtiyor ve yeni bir etiğin nerede temellendirilebileceğini tartışırken muhalif bir öznelliğin zorunlu olarak kimlik ve onun getirdiği aynılaştırıcı aidiyet ilişkileri üzerinden değil farklılaşma, yaratma ve yenilik üzerinden tesis edilebileceğini söylüyordu.
    marksizmin ulusal kimliklere pek sıcak bakmasa bile ona bir reddiye yazmak şöyle dursun ulus ve uluslararası hukuk ile ilgili terminolojiyi aynen kabul ettiğini ve ona kendi devrimleri altında (ya da değil) çözümler aradığını yazının başında da söylemiştim. işte örneği:
    “20 haziran 1866'da marx şöyle yazıyor: "dün enternasyonalin konseyinde, devam etmekte olan savaş hakkında bir tartışma oldu. ... bekleneceği gibi, tartışma, bizi, genel olarak, 'ulusal-topluluk sorununa' ve bu sorun karşısındaki tutumumuzun ne olacağına götürdü. ... 'genç fransa' (işçi olmayan bir grup) temsilcileri, bütün ulusal-toplulukların, hatta ulusların çoktan eskimiş önyargılar olduğu iddiasıyla çıktılar. prudonlaşmış stirnerizm.[56] ... bütün dünya, fransızların toplumsal devrim için olgunlaşmasını bekliyor. ... konuşmama, ulusal-toplulukları rafa kaldırmış olan dostumuz lafargue ve ötekilerin görüşlerini 'fransızca' olarak, yani dinleyicilerin onda-dokuzunun anlamadığı bir dilde savunduklarını söyleyerek başladığımda, ingilizler pek güldüler. şunu da belirtelim ki, ulusal-toplulukları yadsımakla, lafargue, farkında olmadan, örnek fransız ulusu tarafından yutulmayı kastetmektedir."
    “marx'ın bütün bu eleştirici sözlerinden çıkan sonuç açıktır: ulus sorununu bir fetiş haline getirecek son sınıf, işçi sınıfı olacaktır. çünkü kapitalizmin gelişmesi, mutlaka bütün ulusları uyandırıp bağımsız bir yaşama yöneltmez. ama yığınları kapsayan ulusal hareketler başladıktan sonra umursamamak ve bunlardaki ilerici olan şeyi desteklememek, sonuç olarak, "kendi ulusunu", "örnek ulus" sayarak (ya da, biz ekleyelim, kendi ulusunu devlet kurma ayrıcalığı tekeline sahip ulus sayarak) milliyetçi önyargılara kapılmak olur.”Lenin Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları
    yani lenin’e göre, ulus kavramını reddederek karşı çıkmak akıllıca değildir hatta komik olmaktadır. yapılması gereken şey ulusal kurtuluş mücadelelerini, ulusların devlet kurma haklarını ilerici olup olmadıklarına bakarak desteklemektir. böylece hiçbirşey yapmadan ellerimiz kolumuz bağlı oturmak yerine “ilerici” olanları destekleyerek “birşeyler” yapmış oluruz. lenin’in ; “marx, ezen bir ulusun sosyalistinin ezilen ulus karşısındaki tutumunu soruşturuyor ve ardından, (ingiliz olsun, rus olsun) egemen ulusların sosyalistlerinin ortak kusurunu açığa vuruyor: bunlar ezilen uluslara karşı sosyalist görevlerini anlayamıyorlar, ve "egemen ulus" burjuvazisinin önyargılarına yankı oluyorlar. Lenin U. K.T.H. ” sözlerine bakınca onun işçi sınıfını diğer sınıflarla birlikte ulus kategorisine önkabul (apirori) olarak dahil etmekte olduğunu ancak bu önkabulü varması gereken mantıklı sonuçlara vardırmak yerine kantarın topuzunu ayarlamak adına bir noktada durarak ezen ulusun işçi sınıfına mağrur olmaması egemen ulusun burjuvazisi ile aynı önyargıları paylaşmamaları konusunda “enternasyonalist” öğütler vermesine ne demeli?. aynı sosyalistlerin geçmişte ustalarının yaptığı gibi bugünlerde kısa bir süre önce tunus’ta başlayıp şu satırların yazıldığı anlarda mısır’a da sıçramış olan halk isyanları karşısında “ilerici mi gerici mi” ”islamcı mı değil mi ona bakmak lazım” biçiminde “ultra cool” analitik yorumlar yapmaya çalışan binlerce dereden su getirmeye çalışarak hiçbir zaman isyancı olamadıklarını, kendinlerinden olmayan (kendilerine biat etmeyen) halk kitleleri ile işlerinin olmayacağını her fırsatta haykıran “devrimci” (onların anladığı devrim kitlelerin figüran olarak rol aldığı bir hükümet darbesinden daha fazlası değil) sosyalistlere ne demeli?
    bu noktadan bakınca sosyalist enternasyonalizmin kendisinin de tüm dünya devrimi iddiasına rağmen kavramsal olarak sorunlu olduğunu kabul etmek gerekir. bir ulusa aidiyeti bir kez kabul ettikten sonra uluslararası sınıfsal dayanışmaların 150 yıllık tarihsel süreç içinde marksist işçi sınıfı sosyalizmini nerelere getirmiş olduğunu sosyalizm ile nasyonalizmin küresel planda giderek nasıl bütünleşebildiğini yaşayarak görmüş bulunuyoruz. ezilen sınıfların ve mazlumların yanında olan birilerinin herhangi bir devletin ürettiği ulus mitinin büyüsüne kapılmasını kabul edip o mitin ürettiği milliyetçilik denen dininin etkisine kapılmasını kabul etmemek mantıklı değildir. ulusa aidiyeti kabul edişin mantıksal sonucu doğal olarak onun milliyetçilik kimliği üzerinden yarattığı dini de kabul ederek ulus devlete yurttaşlık kimliği üzerinden biat etmektir. bu anlamda modernist söylemin “düşman” kardeşleri liberalizm ile marksizmin (tüm siyasal yelpazesi dahil) ulusal aidiyeti kabul ederek ortak paydada buluştuklarını söyleyebiliriz. aralarındaki fark liberalizmin kendi ideolojisini varması gereken mantıksal sonuçlarına kadar götürmekten kaçınmaması marksizmin ise daha eklektik bir duruşla eklemlendiği liberal terminolojiyi işine gelmeyen yerde dışlayarak ulusu kabul edip ulusculuğu (milliyetçiliği) kabul etmemesi önermeyi mantıksal sonuçlarına götürmemesidir. bu durumda ezilen sınıflar her türlü ulusal aidiyeti reddetmeden devletlerin, ulusal kimliklerin, siyasal sınırların ötekileştirici illüzyonunu reddetmeden küresel planda militarizmin, savaşların, tahakkümün nihayetinde de devletlerin ortadan kaldırılması mümkün olamayacaktır. bunu kendi mantığı içinde bir adım daha ileri götürecek olursak nasyonalizmin (ulusculuğun) panzehirinin enternasyonalizm (uluslararasıcılık) değil denasyonalizm (ulussuzluk) olduğunu görürüz.
    şimdi yazının başında sözünü edip ele almayı ulus kimliği, ulus devlet, milliyetçilik kavramlarının sonrasına bıraktığım “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ilkesine gelelim.
    “ulusların kaderlerini tayin hakkı” denen hukuksal kavram bir coğrafyanın tüm “doğal ve insan kaynakları” ile birlikte hangi devlet ya da devletlerin tahakkümün alanına gireceğinin uluslararası hukuk açısından belirlenmesinin siyasal zeminde ifade edilişidir. bu hakkın sömürgelerin ve emperyal imparatorlukların çözülmesi sonucunda ilk ulusal devletlerin ortaya çıkması ile 19. yüzyıldan itibaren adının geçmeye başladığını ve uluslararası terminolojiye en çok 1. dünya savaşı öncesinde ve sonrasındaki yıllarda daha sık anılır olduğunu biliyoruz. özellikle de uluslararası statükonun gözlemcisi olarak kurulan milletler cemiyeti’nde yapılan tartışmalarda atıfta bulunulduğunu günümüzde de 2. dünya savaşı sonrası kurulan küresel statükonun bekçisi birleşmiş milletler’in anayasasında bir hak olarak yeraldığını bilmekteyiz.
    “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesi bu topraklarda daha çok yolu sosyalist bir devrimden geçen muhaliflerin tartışma gündemlerinin önemli bir maddesi olagelmiş son yıllarda ise düşük yoğunluklu bölgesel savaşın tarafları t.c. devleti ve pkk’nin “kürt sorunu” nun “çözümü” arzusunun (maddi koşulların dayatması sonucunda da olsa) artması sonucu tüm ülke gündeminin en çok anılan konu başlıklarından biri haline dönüşmüştür. ana akım medyada bu kadar önemli bir gündem maddesi tartışılırken bu hakkın ne anlama geldiği hiç sorgulanmadığı için bu “saçmalığı(!)” yapmak farz oluyor. yukarıda da değindiğim gibi liberalinden, sosyalistine, hatta islamcısından laiklerine, kadar bütün modernist akımların üzerinde konsensusa vardığı son iki yüzyılın dokunulmaz ilkesi “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” nın hayatımızı belirleyen birçok kavram gibi zihinlerde bir ezber oluşturduğunu salt bu yüzden bile zihinsel bir özgürleşme için ele alınma ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
    rosa luxemburg’un duruşu
    bu hakkın tanınmasına dair ilk ilkesel itirazlardan biri aslen polonyalı olup ateşli bir konseyci devrimci olan rosa luxemburg’tan gelmişti. o, “tek bir kaderini tayin hakkı vardır o da proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı” diyerek konuya nereden baktığını çok somut olarak ifade etmişti. kautksy, lenin, stalin, troçki vb. marksistlerin bu konuyu ele almada aralarında farklılıklar taşısalarda bu ilkeye olumlu yaklaşıyor olmaları nedeniyle bu açıdan ortak paydada buluştuklarını söylemek mümkün.
    “ya sosyalizm, ya barbarlık” şiarını kendine ana düstur edinmiş olan rosa luxemburg’un “ulusal sorun” konusundaki duruşu da bu şiara bağlıydı. ulusların kaderlerini tayin hakkını endüstriyel ekonomik gelişme açısından çok geri bir durumda bulunan emperyal çarlık rusya’sında periferide ilhak edilmiş topraklarda yaşayan halkların çarlığa duyduğu nefretin ajitatif biçimde manüple edilerek bolşeviklere karşı bir sempatiye kanalize edilmesi açısından lenin’in sıkı sıkıya sarıldığı bir taktik manevra idi. önce iktidar organlarında (sovyetlerde) çoğunluğu ele geçiriyorsunuz sonra da halklara sözde ayrılma hakk tanıyorsunuz, tabi o halklarda sovyetlerde bu iradeyi birleşme yönünde kullanıyor ve mutlu mesut bir şekilde sosyalist sosyalist yaşamağa devam ediyorsunuz. gülünesi bir durum.
    devlet iktidarı ele geçirmekten çok sosyal bir devrim yapma düşünü kuran rosa luxemburg 1917 rus devriminden ve bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra bile varolan tutumunu değiştirmedi.
    “rusya sosyal demokrat işçi partisi’nin programında soruna çözüm olarak önerdiği dokuz madde, genel ve klişe karakteriyle bu yolun marksçı sosyalizme ne kadar yabancı düştüğünü gösteriyor. bütün ülkeler ve zamanlar için geçerli olan bir ‘ulusların hakları’ düşüncesi, ‘insan hakları’ ve ‘yurttaş hakları’ tipi klişelerden daha az metafizik değildir. bilimsel sosyalizmin ayağını bastığı zemin olan diyalektik materyalizm, bu tip ‘ebedi’ formüllerle ilişkisini sonsuza kadar kesti.” (1)
    “tek bir sözcükle, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ formülü, esasında ulusal soruna politik ve problematik bir çözüm yolu sunmazken, sadece sorunu savuşturmanınbir aracı olarak ortaya çıkıyor.” (14)
    “sınıflı toplumun kaba gerçekliğinin ortasında, sınıf çatışması en uç noktaya ulaşacak kadar keskinleştiğinde, kendi kaderini tayin hakkı burjuva sınıf iktidarının bir aracına dönüştürülüyor. bolşevikler kendilerinin ve devrimin gördüğü zarardan yola çıkarak kapitalizmin hakimiyetinde ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin söz konusu olmadığını öğrenmeliydiler.” (16) .”Luxemburg, Ulusal Sorun
    "kapitalizmin tarihsel yönelimleri"ne yapılan aşırı vurgu şurada görülebilir: "(...) bütün etnik grupların veya tanınmayan başka ulusların 'kendi kaderini tayin'i, modern toplumların tarihsel gelişimindeki eğilim dolayısıyla bir ütopyadır." Luxemburg, Rosa, "The Rights of Nations to..
    sonuç
    ulus kimliğini kabul edenler modernizmin ulus devlet projesinin bir parçası olmayı kabul etmiş demektirler. ulus endüstriyel uygarlığın ihtiyaçları doğrultusunda yaratılmış bir mit olduğundan o miti kabullenmekle onu reddetme arasında nerede duracağınız konusu o endüstriyel uygarlığın ne kadar mağduru olduğunuz sorusuyla da bağlıdır.
    “öz kimlik´ler arayanlar bunu yaparken, bu kimlikleri insan davranışının temel yasası haline getirdiklerini faketmeliler” diyen m.foucault, yeni bir etiğin nerede temellendirilebileceğini tartışırken muhalif bir öznelliğin zorunlu olarak kimlik ve onun getirdiği aynılaştırıcı aidiyet ilişkileri üzerinden değil farklılaşma, yaratma ve yenilik üzerinden tesis edilebileceğini söylüyor. yani her kimliksel aidiyet bireyin kendine ait başka şeylerden vazgeçmesi anlamına gelir. ulusal aidiyet ise küreselleşmenin bir alt aşaması olarak yerel dillerin, kültürlerin, asimile edilmesinin otantik yaşam tarzlarının önce ülkesel ve giderek de küresel ölçekte standartize edilerek ortalama küresel tüketim kültürün tahakkümünün zafere ulaşmasının en önemli araçlarından biridir. o kadar ki kendisine “sistem karşıtı”, “sosyalist”, “devrimci”, “müslüman” hatta “anarşist” diyen pek çoğunun bile farkında olmadan bu akıntıya kapıldığını ve ulusal aidiyetlerin “sivil yurttaşlık”, “laik duyarlılıklar” “demokratik talep inisiyatifleri” “ezilen ulus kimliği” vb. görece sempatik kimlikler üzerinden içselleştirildiğini de özellikle belirtmek gerekiyor.
  • 0
    vatansever 8 ay önce
    adam haklı beyler ülkemiz de ne oluyorsa bu milliyetçilik yüzünden oluyor adı üstünde milliyetçi vatansever ve milliyetçi ayrıdır düşünün bi bu ülke de herkes milliyetçi olsa ülkeye dış devletlerin girmesine gerek kalmadan bizler kendi kendimizi bitiririz. zaza'sı kürdü türkü vs milliyetçilik saçma bir düzen ve bence iç karışıklık için batı ve siyonist oyunudur gözümüzü açalım
  • 0
    cemal_abi 8 ay önce
    aslında milliyetçilik fikrinin gelişimine bakarsan ;
    milliyetçilik vatanı savunma fikridir. milliyetçiliğin içinde ırk, dil,din farkı yoktur. milliyetçilik demek bir ülkenin içindeki her bireyi savunmak, ülke geleceği için uğraşmak ve ülkeye faydalı işler yapmakla olur.

    gel gör ki milliyetçilik fikri "ben türksem sen benim ülkemde barınamazsın" olarak değiştirilmiş ve darbe öncesi dönemde sol ve sağ kavgası yüzüne ülke olarak çok yıllar kaybettik.ülkenin geleceği olabilecek insanlar öldürüldü. hiç suçu yokken nezarete atılan insanlar ülke'ye nefret dolu gözlerle baktı ve o psikolojiyle devlete baş kaldırmaya kalktı.
    solcular ülkeyi düşünüyor, sağcılar ülkeyi düşünüyor. fakat "benim ülke sevgim seninkinden fazla" direkten resmen sidik yarışı olmuştur.
    milliyet = millettir. sen kendi ülkendeki insanları laz, kürt, bulgar diye ayırırsan ülke bölücülüğünü sen yapmış olursun.
    "nerelisin ?
    diyarbakır. sen ?
    mk kürdü siktir git."
    karşısındakinin fikirlerini bilmeden kendi düşüncesini üstün gören ve sırf doğduğu coğrafya yüzünden dışlanmaya devam edersen, kendi aranızda nefreti bu kadar çoğaltırsanız, karşıyı eğitmez cahil bırakırsanız onlar da dağdaki 3 5 çakalın sözü ile yoldan çıkar
    "foşiq tc bizi dışlıyor hewaller coming everybody let's the party" derse onlarda bunu haklı görürler çünkü ülkedeki ilk bölücülüğü sen başlatmış olursun.
    şimdi sen onlara türk faşizmi ile yaklaşırsan onlarda sana kürt faşizmi ile yaklaşır. düşmanının silahı ile karşılık ver mantığı.



    kürt olduğu için her boku yapabileceğini düşünen bazı babası belirsiz varlıklar varken türk faşisti olmamak ta elde değil tabiki.

    kendi oturduğum mahalleyi tarih edeyim;
    bu mahalle de toplasan 3 adet türk aile var. düzgün türkçe konuşan yok. mahalleye girerken elimin sürekli bıçakta olduğunu söylemeliyim. ve bu mahallede saf kalitesiz o*ospu çocuğu olanlar kadar kendi işşinde gücünde olan da var.
    (umarım aşağıda neyi kast ettiğimi anlarsınız)
    geçmişte yapılan aptallıkların bedelini biz ödüyoruz. birbirimizle ilgil tek sorunumuz olmadan diğerlerinden nefret ediyoruz. sokakta yürürken arkamızdaki gölgeleri sayıp, saldırıp saldırmayacağını kontrol ediyoruz.
    mahallede kürtlerle sorun yaşayıp ünversite'de beni solcu olarak gördüğü için nefretle bakan kişiye börteçine çakmağıyla sigarasını yakıyorum.
  • 1
    kaygusuzyazar 8 ay önce
    milliyetçilik gelişmemiş ülkelerin problemimi ?? alman ingiliz ve ruslarla takılmanı tavsiye ederim türkiyedekilerin ırkçılık tanımına giremeyeceğini o zaman anlarsın


  • siyaset

    başlık ve yorumlarınızda yapıcı olmaya özen gösteriniz taraftarı olduğunuz ideolojiyi bu platformda temsil ettiğinizi unutmayınız . ideolojinizi övmek diğerlerini aşağılamak yerine davranışlarınızla nerede olduğunuzu gösteriniz .

    49 takipçi

  • abone ol

  • moderatörler

    mortal

    kaygusuzyazar
    sbb3
  • -başlıklarınız içerik hakkında aydınlatıcı olmalıdır dikkat çekmek için saçma başlıklar açmayınız 

    -herhangi bir ideoloji,siyasi parti hakkında aşağılayıcı küfür içeren tahrik edici başlıklar yasaktır

    -t. c. veya herhangi bir uluslar arası organizasyonda terör örgütü kabul edilen oluşumlar hakkında propaganda yapmak , övmek  yasaktır . hakkında bilgiler verebilirsiniz 

    -herhangi bir olay hakkında paylaşım yapıyorsanız tarih belirtmeye özen gösteriniz .

    -yazı yazdığınız konu hakkında ufak bir bilgilendirme yada kaynak ekleyiniz

    -kaynak göstermekten çekinmeyin direk haberleri de kopyala yapıştır yapmayınız . haberi kaynak gösterip kendi yorumlarınızı yazın 


popi yükleniyor...

popi yükleniyor...

pupu yükleniyor...

pupu yükleniyor...

tepe yükleniyor...

tepe yükleniyor...