5
posta güvercinleri yollarını nasıl bulur?

posta güvercinleri yollarını nasıl bulur? hiç merak ettiniz mi? ya da isterseniz biz önce rotalarını neye göre çizdiklerinden bahsedelim, yani salındıklarında haberi neye dayanarak doğru yere ulaştırabiliyorlar? eşi olan bir güvercin, yetiştirildiği yerden alınıp, orayla haberleşme sağlayacağı yeni bir bölgeye götürülüyor ve burada bakılmaya başlanıyor, ancak kendisine yeni bir eş sunulmuyor. bu yüzden aradan yıllar da geçse, güvercin salındığında ilk olarak yuvasına, eşinin yanına dönüyor ve böylece haber getiriyor.

evet çok romantik, ancak bizim cevabını merak ettiğimiz asıl soru bu değil, güvercinler yollarını "nasıl" bulur?

günümüzden 3200 yıl önce, antik mısır'da iletişim için güvercin kullanıldığı biliniyor ve bu süreç modern iletişim araçlarının icadına dek uzandı. uzak mesafelerde atlı habercilerden başka iletişim biçiminin mümkün olmadığı binlerce yılda, ulaştırdığı haberlerle dünya tarihini en çok etkileyen hayvanlardan biri güvercin oldu. insanlar ilk başta güvercinlerin yeryüzü şekillerini akıllarında tutarak yönlerini bulduklarını düşündü, sonra güneş ve yıldızların konumuna göre gitttiklerini sandılar, ancak gerçekler bugünden yalnızca 60 yıl önce ortaya çıkmaya başladı. posta güvercinleri, yollarını dünya'nın manyetik alanını ve atmosferdeki hava moleküllerini kullanarak buluyordu! dünya'daki manyetik alan, yerkürenin çekirdeğinde erimiş halde bulunan ve hareketli durumdaki demirden kaynaklanmakta, yerkürenin içinden, okyanuslardan ve atmosferden geçerek bir kutuptan diğerine ulaşan oval biçimli akış çizgileri şeklindedir. bu, aynı bir mıknatısın kutupları arasına demir tozları serpiştirildiğinde oluşan çizgilere benzemektedir. yeryüzündeki manyetik akım çizgileri, jeomanyetik ekvatorda yatay durumdayken, kuzeye ve güneye doğru gidildikçe daha dik açılarla kesişir konuma gelir. alanın şiddeti kutuplara yaklaşıldıkça artar, ekvatorda ise daha zayıftır. "magnetoception" adı verilen alıcılara sahip güvercinler, alandaki manyetik değişimin sinirlerine uyarı göndermesiyle ve doğumlarından itibaren beyinlerine yazdıkları, atmosferde stabil durumda bulunan hava molekülleriyle dünya'nın koku haritasını çıkararak yollarını bulur.

bu da bizi oldukça ilginç konulara doğru sürüklüyor; kendi zihnimiz üzerinden yola çıkarak "kuş beyinli" güvercinlerin de gökyüzüne ve yeryüzüne bakarak yollarını bulduklarını düşündük, çünkü yaşadığımız dünyada sadece tek bir canlının beyin ve algı yapısını anlayabiliyorduk; insan. peki ya bütün diğer canlılar?

evrim, milyarlarca yıl içinde her canlıda hayatta kalabilmeleri adına farklı yetenekler geliştirdi, hem de bunu canlının "bize göre" boyutunu işin içine karıştırmadan yaptı. örneğin 0,5 milimetre boyundaki su ayıları, bilinen ismiyle tardigradların -200 derece ile +151 derece arasında, atmosfer basıncının 1200 katı basınç altında, "normal" kabul ettiğimizin 1000 katı radyasyon altında yaşayabildikleri ve yemek ile su olmadan 10 yıl boyunca dayanabildikleri keşfedilmiştir. 540 milyon yıldır dünya'da var olan, kretase-tersiyer'le birlikte yeryüzünde yaşanmış 5 büyük kitlesel yok oluşun hepsinden canlı çıkmayı başarmış, inanılması güç bir hayatta kalma azmine sahip bu mikro canlılar, son olarak insanların "acaba uzayda da yaşar mı lan bunlar?" sorusunu sormasıyla 2007 yılında foton-m3 aracıyla uzaya gönderilmiş ve 10 günlük deneyde utanmadan vakumlu uzay şartlarında da yaşayabildikleri görülmüştür.

4,5 milimetre boyundaki denizanası türü turritopsis nutricula ise, tardigradlara "görüyorum ve arttırıyorum" dercesine biyolojik olarak ölümsüz bir canlıdır. biyolojik ölümsüzlük canlının olağan şartlar devam ettikçe yaşamını sürdürmesi anlamına gelir. nutricula cinsel olarak erişkin hale geldikten sonra hücrelerini tekrar erişkin olmayan haline dönüştürebildiğinden bu döngü içerisinde sonsuza dek yaşayabilir, ölümü yalnızca başka bir canlı tarafından yenilmesi gibi bir dış etkenle gerçekleşir.

mantis karidesi ise dünya'da keşfedilmiş en kompleks göz yapılarından birine sahiptir. kırmızı, mavi ve yeşil bandında görüşe sahip insanla karşılaştırıldığında bu karides 16 farklı fotoreseptör pigmentiyle, elektromanyetik spektrum frekanslarını görüntüye çevirmekte*, dairesel polorize ışıkları, kızılötesi ve morötesini ayırt edebilmekte, derinlik algısıyla 3 boyutlu görüntü sağlayabilmekte olup bildiğimiz görme biçimlerinden tamamen farklı bir görüşe sahiptir. avustralya'daki queensland üniversitesinde henüz geçtiğimiz ay yapılan araştırmaya göre mantis karidesinin vücuttaki kanseri de gördüğü tespit edilmiş ve bu yeteneği taklit edebilen bir kamera yapımına başlanmıştır. projenin geliştirilmesiyle yakın gelecekte akıllı telefonlara kanseri tespit eden bir uygulama dahi indirilebileceğini de şimdiden öngörebiliyorlar. aslında bu görüş farklılığı aklıma bir soru getiriyor; acaba görülebilir renk tayfının* ötesinde, insan gözünün göremediği başka renkler var mı?

1800 yılının 11 şubat gününde alman bilim adamı william herschel büyük bir keşfe imza attı; güneşten gelen ışığı bir prizma yardımıyla laboratuvarına renk tayfı biçiminde yansıtarak uçlardaki 2 renk, mor ile kırmızı arasında ısı farkı olup olmayacağını kontrol etmek istiyordu. gökkuşağı gibi yayılmış renklerin başı ve sonuna termometrelerini yerleştirdi, 3. termometreyi ise oda sıcaklığını kontrol amacıyla kırmızının ötesine koydu. bir süre sonra dereceleri kontrol etmek amacıyla geri döndüğünde tayfın kırmızı kısmında duran termometrenin derecesinin, mor kısımda durana göre daha yüksek olduğunu gördü. evet bu beklediği sonuçtu ve iyi bir keşifti, ancak asıl şaşırtıcı durum kontrol termometresini incelediğinde yaşandı; kırmızının ötesine, herhangi bir rengin prizmadan yansımadığı kısma koyduğu termometrenin derecesi diğer ikisinden daha yüksek çıkmıştı, william herschel o gün renklerin ötesini keşfetti;

http://i.imgur.com/b9p8hw8.jpg

işte biz de bugün oldukça geliştirdiğimiz bilgilerimizle aşağıdaki grafiğe baktığımızda;

http://i.imgur.com/l5crjcq.jpg

yalnızca morötesi ile kızılötesi arasında küçük bir skalayı renk olarak algılayabildiğimizi görüyoruz. ancak bunun ötesinde bir gerçek var ki; renkler yalnızca beynimizin, ışığın çeşitli dalga boylarını yorumlamasıdır. yani renkler beynimiz olmadan var olmamaktadır. 2 tür fotoreseptöre sahip olan köpeklerin, renk tayfının belirli bir kısmını görebiliyor olması, insanların tamamını görüyor olması ve gezegenin -tabiri caizse- predator'ı mantis karidesinin bunların ötesini görüyor olması gibi, renk algısı yalnızca canlıların göz ve beyin yapısıyla ilgilidir. "gökkuşağı gibi yayılmış renkler" teşbihindeki bildiğimiz gökkuşaklarının dahi ışığın yansımasıyla oluşan, doğada canlılardan bağımsız var olmayan optik illüzyonlar olduğunu da eklemeliyim.

konuya bu şekilde devam edip waggle adı verilen danslarıyla buldukları besin, su ya da yerleşim kaynağının kovanlarına uzaklığını, güneşle arasındaki açıyı ve yönünü gruptakilerle paylaşan bal arılarından, elektro ve mekanoreseptörleri sayesinde bildiğimiz 5 duyudan farklı olarak elektriği algılayabilen ornitorenklerden, çevrelerindeki birçok canlıyı şekil ve renk değiştirip taklit ederek hayatta kalan taklitçi ahtapotlardan, sürüyü düşmana karşı korumak adına hiçbir çaresi kalmadığında son hamlesini kendini patlatıp vücudundaki toksini dört bir yana saçarak yapan karınca türü camponotus saundersi'den ya da türlerinin tamamı dişi olduğundan partenogenez yöntemiyle döllenmesiz üreyen kamçı kuyruklu kertenkelelerden de bahsetmek isterdim ancak daha fazla "ilginç bilgiler için sayfamıza beqleriss beğen paylaş" tadı yakalamadan yarasalardan bahsedip asıl ilerlemek istediğim konulara döneceğim.

yarasalar sanılanın aksine kör değildir, yalnızca görme duyuları oldukça az gelişmiştir. bu eksikliği ise inanılmaz işitme kabiliyetleriyle kapatırlar. 20.000 hz sınırına kadar duyabilen insanın karşısında 100.000 hz frekansa kadar işitebilir, gırtlakları vasıtasıyla ultrason dalgaları yaratarak biyolojik sonar* yöntemiyle zifiri karanlıkta karşılarına çıkan nesne ya da canlıyı saptayıp yerini, biçimini ve büyüklüğünü yalnızca yankıyla tespit edebilir, fm sinyallerini kullanarak 2 nesne arasındaki yarım milimetreden az aralıkları dahi ayırt edebilirler. yarasaların sonarla yön bulması, yaydığı, insan kulağının duyamadığı seslerin kendisine geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde mümkün olmaktadır. bu noktada amerikalı filozof thomas nagel'ın ekim 1974'te the philosophical review'de yayınlanan "what is it like to be bat?", yani "yarasa olmak nasıl bir şeydir?" adlı makalesinden yola çıkarak farklı zihinler üzerine konuşmaya başlayabiliriz.

geçen gün "humans of new york" adlı blogda ilginç bir şeyle karşılaştım. 2 göz doktoruna "insanların gözleri hakkında farkına varamadıkları ne söyleyebilirsiniz?" diye soruyorlar. cevap şöyle: "göz görmez, beyin görür. göz yalnızca iletir. yani gördüklerimiz, yalnızca baktığımız görüntüler değil; hatıralarımızın, duygularımızın, algımızın ve daha önce gördüklerimizin harmanlanmasıyla beynimizde oluşan görüntülerdir."

fransız yazar anais nin'in söylediği gibi; "gördüğümüz şeyleri oldukları gibi değil, olduğumuz gibi görürüz." gördüklerimiz bile birbirinden farklıyken zihinlerimiz arasında ne kadar büyük farklar olmalı, tahmin bile edemiyorum. o zaman bir alıntı da "the addams family"nin morticia'sından yapalım; "normal is an illusion. what is normal for the spider is chaos for the fly."

yani "normal, bir yanılsamadır. örümceğe göre normal, sinek için kaos anlamına gelir."

peki yarasa olmak nasıl bir şeydir? yarasa olmayı anlayabilmek için bir ağaç dalında baş aşağı asılı durmayı deneyebiliriz, ancak yaptığımız bu hareket bize yalnızca kendi benliğimiz ve algımız çerçevesinde cevaplar sunar. bir yarasanın baş aşağı durmasının sebebi olası tehlikeler karşısında uçmaya en hızlı başlayabileceği pozisyonun bu olmasıdır. çengel şeklindeki tırnakları buna göre evrimleşmiştir ve kas kirişleri doğrudan vücutlarıyla bağlantılı olduğundan kendilerini serbest bırakarak, enerji harcamadan bu pozisyonda durabilmelerini sağlar. bizler ise doğamıza tamamen aykırı bu hareketle yarasanın ne hissettiğini değil, yalnızca baş aşağı durmuş bir insanın ne hissettiğini anlayabiliriz. bir başka örnekle tamamlamak gerekirse; yarasanın yaydığı, fakat bizim kulağımızın duymadığı frekansları sese çevirebilmemiz mümkün, ancak bu işlem sonucunda yayılan ses dalgalarını değil, yalnızca kendi algımıza göre yeniden şekillendirdiğimiz sesleri duyabiliriz.

peki neden bir yarasa olmayı anlayabilmek mümkün değil? çünkü insan bilincimizle bir yarasanın içine girmek mümkün olsa, bu deneyimi yine insan bilinciyle yaşadığımızdan farklı bir algı yapısını kavrayamayız, anlamlandırmaya çalıştığımız şey bir yarasa değil, şekil değiştirmiş halimiz olurdu. fakat aynı deneyimi yarasa bilinciyle yaşayabilsek, kendi zihnimiz ve algımız dışında olduğumuzdan yine bir insana göre yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu kavrayamazdık. o halde soruyu daha da büyütüp "yarasanın kendine has bir bilinci yoktur" diyebilir miyiz? hiçbir zaman gerçekliği hakkında kesin bir fikir sahibi olamayacağımızı düşünürsek dememiz gerekir. bu noktada "başka zihinler problemi" devreye giriyor; tecrübe ederek gerçekliğini kanıtlayamıyorsak, sahip olduğumuzun dışındaki zihinlerin gerçekte var olduğunu nasıl söyleyebiliyoruz? ve iki tarafın da birbirine algıladığını aktarabilmesi mümkün olmasa da, aynı şeyi farklı şekillerde deneyimlediklerini reddedemiyoruz. thomas nagel da bu konuda, "betimleyemediğimiz ya da anlayamadığımız bir şeyin var olması o şeyin gerçekliğini ve mantıksal anlamını inkâr etmemiz için geçerli bir sebep değildir." der.

o zaman biraz geç de olsa kökene inip "nedir bu bilinç?" diye soralım. bilinç; sezgi, farkındalık, öznellik, deneyimleme ve hissetme yeteneği, özfarkındalık ve akıl kontrolünün birleşimi olarak tanımlanabilir. makale okurken denk geldiğim röportajlardan birinde, bilinç üzerine çalışmalar yapan uludağ üniversitesinden prof. dr. tevfik alıcı, bilincin 3 temel özelliğini şöyle sıralamış;

*aktarılamazlık: bir insanın neyi nasıl gördüğü, neyi nasıl hissettiği bilgisine asla ulaşamayız, bizzat o insan olmadan o insanın nasıl hissettiğini, içeriden dünyayı nasıl algıladığını hiçbir zaman bilemeyiz.

*teklik-bütünlük: bu prensip, dışarıdaki manzaraya tek ve bütünlüklü bir nokta-i nazardan bakma ve şeyleri tek tek değil, bir bütünlük ve art ardalık ile algılamamız durumudur.

*öznelik: tüm gördüklerimiz, deneyimlediklerimiz bir ben etrafından gerçekleşir, eylemlerimize ve kararlarımıza ben, beden içinde saklı bir benlik, bir fail karar veriyormuş gibi görünür.

işleyiş tarzını anlamlandırma çalışmalarımıza karşın, gerçekten bir tanım yapmak ise mümkün değildir. geçtiğimiz yıllarda 8 nörolog "human brain function" adlı çalışmalarında hala bir tanım için çok erken olduğunu, bilincin fiziksel aktiviteden nasıl doğduğunu bir türlü anlayamadıklarını, bunun yanında bilincin biyolojik olmayan bir sistemde* ortaya çıkıp çıkamayacağını bilmediklerini ve bilimsel bir tanım yapamadıklarını söylediler. nörobilim adına yapılan çalışmaların günümüzde katlanarak arttığını düşünürsek, içinde bulunduğumuz yüzyıl içinde daha net bilgilere ulaşabilmemiz de mümkün görünüyor tabi ki. zihin felsefesi üzerine yoğunlaşan avustralyalı filozof david chalmers ise 1995 tarihli "facing up to the problem of consciousness" adlı makalesinde, tartışmaları hala süren "bilincin kolay ve zor problemleri"ni irdeler. chalmers'a göre kolay problemler;

-çevresel uyaranlara nasıl tepki verdiğimiz,

-ayrıştırma ve kategorizasyon yeteneğimiz,

-bilişsel sistemden gelen bilgilerin nasıl birleştirilerek işlendiği ve davranışı kontrol ettiği,

-uyanıklık ve uyku durumu arasındaki farklar ve ruh halimizi dile getirebilme yeteneğimiz gibi cevapları psikoloji, biyoloji ve nöroloji tarafından verilebilecek sorulardır. bugün de bilimsel araştırmalar kolay problemler üzerine yoğunlaşmıştır. nöronlar arası iletişim, beyin kimyası ve elektriksel akış, hücreler arası bağlar ve benzeri fiziksel aktiviteler, bilimde geldiğimiz noktada incelenebilir seviyededir. buna karşın zor problemlerin şimdilik bilim vasıtasıyla çözüme ulaşması mümkün görünmemekte;

-beyindeki fiziksel işlemler nasıl öznel deneyimler ortaya çıkarır? yani her şey fiziksel ve kimyasal ise kişiye özel bir hissetme ve deneyimleme nereden gelir?

-hareketlerimize neden bilinç eşlik eder? bir başka tabirle bizler neden "felsefi zombi" değiliz?

-"qualia" neden var?

chalmers da bu bağlamda kendisini natüralist-düalist olarak tanımlar. natüralist; çünkü zihinsel durum, beyin gibi fiziksel bir sistemden ortaya çıkar. düalist; çünkü zihinsel durum ontolojik olarak fiziksel işlevlerden bağımsızdır ve buna indirgenebilir olmamalıdır. ve yine nöroloji, bir gün bilinçli deneyime ilişkin fiziksel işleyişi bulabilir, fakat fiziksel işleyişten nasıl bilinç deneyimi oluştuğunu bulabilmesi şimdilik zor. bu noktadaki açıklanamayan boşluk, amerikalı filozof joseph levine'in ortaya attığı "explanatory gap" argümanı altında tartışılmakta. konunun tamamındaki ilginç nokta ise, aslında bilincin tüm bu soruları kendisine soruyor ve kendisini anlamlandırmaya çalışıyor olması.

devam etmeden önce "nedir bu felsefi zombi, qualia, explanatory gap?" diyelim ki akıllarda soru işareti kalmadan ilerleyebilelim;

felsefi zombi, tamamen bizler gibi görünen, davranan ve konuşan bir insan. dışarıdan baktığımızda, walking dead'tekilerin aksine onu insandan ayırmamıza imkan yok. fakat ayıran bir şey var: bilinç. keskin bir objeyi kendisine batırdığımızda, tıpkı bizde olduğu gibi merkezi sinir sistemindeki c grubu sinir fiberinin yanması sonucu geri çekiliyor, hatta tepkisel bir ses de çıkarıyor, ancak bunu bilinçli olarak değil, nörolojik sisteminin bir refleksi olarak yapıyor. beyninde acıyı çeken bir bilinç yok. sözcükler öğreniyor, hafızasına yeni bilgiler ekleyebiliyor ve birleştirip konuşabiliyor, bunu da bizler gibi temporal lob'a sahip olmasından dolayı yapıyor. işte chalmers, ortaya attığı problemde bizleri felsefi zombi olmaktan ayıran şeyin ne olduğunu sorar. bu konudaki karşıt görüşler ise davranışsal açıdan tamamen bizler gibi olan bir zombinin bilinçli olmadığını nereden bilebileceğimiz üzerinedir. bilincin fiziksel aktiviteden ortaya çıktığını düşünüyor olsak da, bunu bilimsel olarak inceleyebilecek çağa ve teknolojiye ulaşamadığımızdan aradaki bağı kuramıyoruz. kimi radikal görüşler ise öznel bilinç adı verilen olgunun varlığını reddederek zaten hepimizin felsefi zombi olduğunu, felsefi zombi olmak dışında bir seçenek olmadığını iddia eder. bazı filozoflar ise biz insanlar ile bu zombilerin arasındaki farkın ruh olduğunu söylerler. devam etmeden önce ilginç bir anekdot olarak "pain asymbolia" adı verilen, beyin hasarı sonucu ortaya çıkan bir hastalıktan bahsetmek isterim. bu hastalığa yakalanan insanlar acıyı, acı duymadan hissetmeye başlar. sıcak bir nesneyi tuttuğunda sıcak olduğunu hissetmesine rağmen bundan bir acı duymaz, ya da bacağının bıçakla kesildiğini hisseder ama beyni bunu acıyla ilişkilendiremez. acaba bu yalnızca acı hissi üzerinden değil de tüm hislerimiz üzerinden gerçekleşse, felsefi zombi kavramı yalnızca bir düşünce olmaktan çıkabilir miydi?

"bilincin fiziksel aktiviteden ortaya çıktığını düşünüyor olsak da, bunu bilimsel olarak inceleyebilecek çağa ve teknolojiye ulaşamadığımızdan aradaki bağı kuramıyoruz." bu cümleden yola çıkarak explanatory gap'e gelelim. descartes, insanda 2 prensibin varlığını kabul eder; akıl ve beden. akıl bedeni yöneten ruhani, beden ise yer kaplayan maddesel varlığımızdır. bu iki karşıtlığın biri olmadan diğeri de var olamaz. bu görüşün çıkış noktası, zihnin evrende varlığından kuşku duyamayacağı tek gerçeğin kendisi olmasıdır. descartes bunu "düşünüyorum, öyleyse varım" sözüyle dile getirir. bugün üzerine konuştuğumuz modern felsefe ise sırtını bilime dayayarak, zihinsel olgularımızın fiziksel süreçlerin sonucunda nasıl ortaya çıktığını sorar. cevabını bulamadığımız bu boşluk, explanatory gap'tir. 17. yüzyılda descartes'ın görüşleriyle alevlendiği bilinse de aslında 2500 yıldan bu yana platon'dan aristo'ya, kant, huxley, spinoza, hume, schopenhauer, wittgenstein ve daha birçok düşünürden bugüne dek "zihin-beden problemi" üzerine farklı görüşler ortaya konmuş, ancak günümüzde varlıklarını ve çalışma prensiplerini açık bir şekilde inceleyebilmemize rağmen fiziksel aktivitelerin nasıl öznel deneyimler ortaya çıkardığı sonuca ulaşamamıştır. david chalmers da gelecekte bilimde yeni bir çağın başlayacağını, tıpkı elektromanyetiği, henüz geçtiğimiz yüzyıl geliştirdiğimiz bilim ve fizik bilgimizle açıklayabildiğimiz gibi bunu da yeni bir bilimsel keşif ve metodun ortaya çıkmasıyla açıklayabileceğimizi söyler.

gelelim qualia'ya. qualia, "öznel bilinç deneyiminin bireysel örneği" anlamına gelen, zihin felsefesinin en önemli terimlerinden biridir. amerikalı filozof daniel dennett, bunu "yabancı gibi gözüken, ama daha fazla aşina olamayacağımız bir terim; yani bir şeyi nasıl deneyimlediğimiz" olarak tanımlar. bir çiçeğin içimize çektiğimiz kokusu, şaraptan aldığımız tat, baş ağrımız, günbatımında gördüğümüz kırmızının tonu gibi. bu tür deneyimler tamamen kendi benliğimizle ilgilidir, kişisel tecrübelerimize dayanır ve aktarılamaz. işte üzerine çokça konuştuğumuz, bilincin ulaşılamayan, aktarılamayan kısmı qualia'dır. deneyimlenen şey, algılanan öznenin algılayana ait yönüdür. konuyu ömer hayyam'dan bir rubaiyle pekiştirerek sulanan beynimizi biraz kendine getirelim;

"ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.

kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.

sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.

ben düşündükçe var dünya, ben yok, o da yok."

yukarıda örneklediğimiz ve sonsuz sayıda çoğaltabileceğimiz herhangi bir hissi karşımızdaki insana ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, kendisi tecrübe etmeden buna sahip olamayacaktır. avustralyalı filozof frank jackson'ın bu konudaki düşünce deneyi, "mary'nin odası" da oldukça ilginç bir örnek;

mary, siyah beyaz bir odada, siyah beyaz bir ekranla yaşamaya zorlanmış, görüş üzerine uzmanlaşmış bir nörofizyolojist. tahmin ettiğiniz gibi renkleri hiç görmemiş. "kendi tenini de mi görmemiş?", "yediği yemeklerin rengi yok muymuş?" falan gibi sorularla deneye limon sıkmayın şimdi, mary'nin dünyasında her şey siyah beyaz. ancak renklerin bütün özellikleri, göz ve beyin yapımız, ışığın yansıma prensibi, retinaya düşen dalga boyu, kısacası konunun bütün fiziksel yönünde uzman, yalnızca hiç tecrübe etmemiş. o halde mary'yi odadan çıkarıp renkleri gösterdiğimizde, yeni bir şey öğrenmiş olur mu? "tabi ki olur" dediğinizi duyar gibiyim. peki bir şeyin tüm fiziksel bilgisine sahip olmamıza rağmen nasıl oluyor da deneyimlemeden bilgiyi tamamlayamıyoruz? frank jackson bu düşünce deneyiyle fizikalizmin, yani evrendeki her şeyin fiziksel özelliklere dayandığı görüşünün geçersiz olduğunu söylemiştir. oldukça hararetli tartışmalara yol açan deneyle ilgili, yıllar içinde pek çok karşıt görüş ortaya konmuş, teorik bilginin rengi anlamlandırmak için zaten yeterli olmadığı, görülmesiyle bilginin tamamlanacağı söylenmiş, hatta frank jackson'ın kendisi dahi sonraki yıllarda deneyin fizikalizmi reddetmek için tek başına yeterli olmadığından bahsetmiştir. amerikalı filozof daniel dennett da konuyla ilgili, mary'nin odadan çıkmadan önce zaten tüm bilgiye sahip olduğunu, yeni bir şey öğrenmediğini, neyle karşılacağını bildiğini ve hangi rengin sinir sisteminde nasıl bir etki yaratacağının farkında olduğunu söylemiştir.

konuyu biraz daha karıştırarak, -yine kurgusal biçimde- ters çevrilmiş bir renk algısına sahip birinin olduğunu düşünelim. doğumundan itibaren renk körlüğünün çok ileri bir düzeyi diyebileceğimiz bir rahatsızlıktan muzdarip; kırmızı yerine turkuaz, yeşil yerine pembe, mavi yerine sarı görüyor. peki kendisi gerçekten bu rahatsızlıktan muzdarip mi? aksine kendisinde bir problem olduğunu bile bilmiyor, çünkü o da renklerin isimlerini bizim öğrendiğimiz gibi öğrendi. mavi gördüğü bir muza bizler gibi sarı diyor, çünkü onun gördüğü sarı bu. bize yeşili anlatmasını istediğimizde pembe gördüğünün farkında bile olmadan yapraklar, üzüm ya da erikten bahsediyor. hatayı sürekli ve tutarlı bir şekilde yaptığından yanlış giden bir şeyin olduğunun farkedilmesi hem onun adına, hem de bizim adımıza mümkün bile değil. işte bu, karşımızdaki insanın bize hiçbir şekilde aktaramayacağı, öznel deneyimidir. john locke'un ortaya attığı bu "inverted spectrum" her ne kadar ekstrem bir argüman gibi görünse de, dünya'ya ulaşan ışığın dalgaboyunun sabit, fakat göz ve beyin yapısının her insanda ufak çaplı da olsa farklı olduğunu düşündüğümüzde bu ihtimalin en azından renklerin tonları için mümkün olduğunu farkedip tatlı bir kafa karışıklığı yaşayabilirsiniz, tabi ki bunların ötesinde, yazının başlarında belirttiğim gibi renkler, ışık ya da bildiğimiz anlamıyla ses, doğada kendi başına var olmayan, beyinlerimiz sayesinde algıladığımız gerçekliklerdir. aslında ışığın ne olduğunu bile bilmiyoruz, dünya'nın bizden bağımsız nasıl göründüğünü bilmiyoruz. elektrik sinyallerini ses ve görüntüye çeviren televizyonlar gibi, ışık ve titreşim dalgalarını beynimizin yapısı ve limitleri doğrultusunda insana has bir gerçekliğe dönüştürüyor ve bunu görüyoruz. gerçek, yalnızca bizlerin duyularıyla algılayabildiği kadarıyla var, ve bu algının zihnimizde oluşturduğu yorum kadarıyla. beynimiz sandığımızdan çok daha gelişmiş bir yapı, ancak gözün iletebildiği düzeyde görüş, kulağın iletebildiği düzeyde ses algılayabiliyor, ve diğer duyuları. örneğin bitkiler de ışığı algılıyor, ancak gözleriyle beyinlerine ilettikleri sinyaller sayesinde değil, yalnızca phytochrome adı verilen pigmentleriyle. yani her türlü canlı, gerçekliklerin kendi temsil ettiği halini yaşıyor. baktığımız güneşin rengi bile sarı değil. yaydığı ışık atmosferimize girdiğinde mavi ve mor gibi spektrumun kısa dalga boyuna sahip renkleri saçılarak renksiz gökyüzümüzü boyuyor, geriye kalan sıcak renklerin karışımı ise çok daha az kırılmayla bize ulaşarak güneşi sarı, yerine göre turuncu ve kırmızı olarak algılamamızı sağlıyor.

o halde, "kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç ses çıkarır mı?"

"tabi ki çıkarır" dediğinizi duyar gibiyim. bu soruya scientific american dergisinin teknik analiz yaparak verdiği cevap; "ses, kulak mekanizmasıyla algılarımıza taşınan ve ancak sinir merkezinde ses olarak tanımlanan bir titreşimdir. bir ağacın devrilmesi ya da başka türden bir bozulma havada bir titreşim yaratır. bunu duyacak bir kulak yoksa ses de yoktur." şeklinde olmuştur. bu biraz doğayı canlılara bağlı şekilde yorumlayan bir görüş gibi gözükse de sorunun ve tartışmanın asıl felsefi yanı kimsenin gözlemlemediği bir şeyin gerçekleşmiş kabul edilip edilemeyeceğidir. o zaman nazım hikmet'ten bir rubaiyle devam edelim;

"bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece

parıldamakta, devam edecek ben basıp gidince de,

çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da, bana bağlı olmadan vardı

ve bende bu aslın sureti çıktı sadece."

tamam merak etmeyin, "schrödinger'in kedisi"ne girmeyeceğim. aslında konudan oldukça uzaklaştım. ne diyorduk? farklı canlılarda zihin ve algı yapıları mı? bilincin bildiğimiz özelliklerinden, "kendini tanıyabilme", "kendinin farkında olma" üzerine yapılan deneylerden biri "ayna testi" oldukça önemli. ayna testi, 1970 yılında psikolog gordon gallup jr. tarafından geliştirilen ve bir canlının aynada kendini tanıma yeteneğine sahip olup olmadığına karar vermeye yarayan bir deneydir. bu test, hayvanlarda özfarkındalığın ana göstergesidir ve gelişim psikolojisinde çocuklarda ayna evresine girişi belirtir. şimdiye dek binlerce tür üzerinde yapılan testlerin sonucunda yalnızca bonobo, şempanze, orangutan, goril, insan*, şişe burunlu yunus, katil balina, asya fili ve avrupa saksağanı testi geçebilmiştir. bu arada bir hayvana ön ad olarak "katil" dememizi çok ilginç bulduğumu farkettim.* beyaz balina, kuzey balinası, gri balina, gagalı balina, grönland balinası, kambur balina falan anlıyorum tamamen fiziksel ve coğrafi değişkenlere göre isimlendirilmiş ama katil?! işte öyle bir canlı bu da, tıpkı karada insanlar gibi onlar da suda yaşamın besin zincirinin en üstünde, kendi akrabalarını bile yiyorlar ve yine biz insanlar gibi, onlar da kendini biliyor.

peki hayvanlar yaşadığımız dünyayı nasıl görüyor? evet renk algıları konusunda bilime dayalı yorumlar yapabiliyoruz, kuşların çoğunluğu 4 farklı koni hücresine sahip olmalarından dolayı dünyayı bizden daha renkli görüyor, köpekler ise daha renksiz. ve diğer tüm canlıların da göz yapısını inceleyerek bir takım sonuçlara ulaşabiliyoruz. peki nasıl algılıyorlar? geçtiğimiz yıl trinity college dublin'de yapılan araştırmaya göre küçük hayvanlar hayatı ağır çekimde yaşıyor. örneğin sineklerin görüşünü anlayabilmek için neo'nun ajan smith'in kurşunlarından kaçtığı sahneyi gözlerinizin önüne getirebilirsiniz. bu sayede kendilerinden daha büyük avcılardan kaçabiliyor ve "bize göre" üstün manevra kabiliyetine sahip oluyorlar. deniz kaplumbağalarına göre ise de biz hızlı çekimde hareket ediyoruz. yani zaman algısı bir canlının sinir sisteminin duyusal bilgileri hangi hızda işlediğine bağlı. tüm bunların ötesinde, özellikle evcil hayvanların insan egemenliğinde yaşadıkları bir çevredeki objeleri nasıl anlamlandırmaya çalıştığı ise benim de oldukça merak ettiğim ama şimdilik cevabını bulamayacağımız bir soru. köpeklerin otomobilleri yalnızca hareket eden bir nesne mi yoksa başka bir canlı olarak mı algıladığı, bazı saldırgan tavırlarının bu yüzden mi oluştuğu, kedilerin sahiplerini gerçekten kendilerinden daha büyük kediler olarak mı gördüğü bir ve daha birçok soru.

o halde hayatta kalma adına gerçekten bir önemi yoksa, canlıların evrimsel sürecinde bilinç neden gelişiyor? nasıl ortaya çıktı? bir canlı hayatını devam ettirmesine yeten avlanma, çiftleşme vb. davranışları içgüdüsel olarak yapıyorken hangi noktada bilinçli bir şekilde karar vererek yapmaya başladı ve neden evrim bu yönde ilerledi? bunlar da halen cevabını bilmediğimiz sorular. konuyla ilgili dikkatimi çeken bir başka deney ise benjamin libet'in hazırlık potansiyeli deneyi. libet, bilinçli davranışın başlangıç anına dair deneyinde, düzeneğe bağlı deneklerden el bileklerini istedikleri anda, özgür iradeleriyle bükmelerini ister. burada 3 süre ölçülecektir; hareketin gerçekleştiği an, beynin faaliyete geçtiği an ve karar verilen an. akla yatkın sıralama önce karar verildiği, ardından beyinde nöron aktivitelerinin başladığı ve vücuda uyarı gönderildiği, son olarak da hareketin gerçekleştiği gibi görünse de, deneyin sonucunda karar anından önce beyinde etkinliğin başladığı keşfedilmiştir. kişinin bileğini kendi iradesiyle büktüğü âna 0 dersek, bundan 500 milisaniye önce eeg cihazı beyinde hazırlık potansiyelini ölçmüş, karar verme anı ise hareketten yalnızca 200 milisaniye önce gerçekleşmiştir. bu, "ben yaptım" dediğimiz bir hareket öncesi beynimizin ne yapacağımızı bildiği ve hazırlanmaya başladığı anlamına gelmektedir ve gerçekten şok edici bir sonuçtur. bilim ve felsefe dünyasında bitmeyen tartışmalara yol açmış, iradi seçimlerin gerçekliği sorgulanmış, bilincin bir yanılsama olduğu bile söylenmiştir, öte yandan böyle bir sonuç tüm davranışlarımızın "yazılı olduğu" gibi ilahi bir düşünce ortaya çıkarıyor gibi gözükse de, tam tersine "eğer yazılıysa kararları ben vermiyorum demektir, o halde sorumlu da ben değilim" şeklinde, din konseptinde problem yaratacak yerlere gidebilir. fakat bilim insanları konuya mantık çerçevesinde yaklaştığında ortada ilahi bir durum olmadığını gördüler. bir hareketi gerçekleştirmeye niyetlenmek de zihinsel sürecin bir parçasıdır. eğer deney tam tersi şekilde sonuçlansaydı, yani önce karar veriyor ve fiziksel aktivite bundan sonra başlıyor olsaydı esas bu ilahi bir sonuç olurdu. bir hareketi yapmaya bilinçli bir şekilde karar verdiğimiz anda beynimizde hiçbir faaliyetin başlamaması, bizleri bilincin nereye bağlı olduğu sorusunu sormaya yöneltir ve cevapsız kalırdı. her deneyde olduğu gibi bunda da karşıt görüşler ortaya çıkmış, deneklerin ne yapacaklarına değil yalnızca ne zaman yapacaklarına karar verdiği söylenmiş, bunun yanında karar verme anının doğru ölçülüp ölçülemeyeceği sorgulanmıştır.

alman bilim adamları christoph herrmann ve michael pauen, 2007 yılında yaptıkları deneyde ise denekleri eeg cihazına bağlamış, önlerine bir ekran ve 2 buton koyup ekranda uyarı çıktığında herhangi bir butona basmalarını istemiştir. burada butona basılacak anı bilgisayar belirlemekte, denek yalnızca hangi butona basacağına karar vermektedir. sonucunda bilgisayarda herhangi bir uyarı çıkmadan deneklerin beyninde nöral aktivitenin başladığı gözlemlenmiş, bunun reflekssel bir ön hazırlık olduğu görülmüştür. bu safha yalnızca insana dair değil, tüm canlılarda var olan, hayatta kalma içgüdüsüyle gelişmiş ve olabilecek en yüksek hızda harekete geçmeyi sağlamak için beyinde ortaya çıkan hazırlık potansiyelidir. yine almanya'da 2008 yılında yapılan ve nature neuroscience'da "unconscious determinants of free decisions in the human brain" ismiyle yayınlanan makalede beynimizin biz özgür irademizle karar vermeden 6-8 saniye önce, -evet çok uzun bir süre- vereceğimiz kararı belirleyip hazırlığa başladığı kanıtlanmıştır. bunu uzun uzadıya yazmak yerine araştırmayı yapan bilim insanlarıyla bbc'nin hazırladığı bir program için çekilen türkçe altyazılı 5 dakikalık bir görüntüyle pekiştirmek daha iyi olacak;

http://www.youtube.com/watch?v=8ecgksamlae

fakat burada önemli bir nokta var ki, neredeyse 10 saniye öncesine kadar kestirilebilen bu hazırlık aktivitesi ve karar, bir deney ortamında, ne yapacağının farkında olan bir denekle ortaya çıkmaktadır. otobanda karşımıza bir araç çıktığında aniden frene basmamız gibi reflekssel hareketlerin kökeninde tabi ki bu kadar uzun süren öncül bir beyin aktivitesi oluşması mümkün değil. bunu söylüyorum çünkü aynı videoyu bazı dini paylaşım sayfalarının "allahu teala'nın kanıtı" olarak sunduğunu üzülerek gördüm. uzaktan yönetildiklerini* ve kendi iradeleri olmadığını kıvançla söylüyorlar, fakat yukarıda bahsettiğim gibi, o halde hangi sebeple dünya'da yaşıyor olduklarını kendilerine sormuyorlar.

şimdi biraz da türümüz ve ötesine gelelim, yaşadığımız dünyayı ne kadar algılayabiliyoruz? izleyenler vardır, sevdiğim filmlerden interstate 60'de kahramanımız geçirdiği kaza sonrası hastanede yatarken doktor gelir ve bir dikkat testi yapmak istediğini söyler. iskambil kartlarını saniyelik aralıklarla açarak hangi kartı gördüğünü sorar, sonucunda kendinden gayet emin bir şekilde hepsine doğru cevabı verdiğini zanneden eleman testi geçemez, çünkü destede siyah kupalar ve kırmızı maçalar vardır. doktorun hile yaptığını söyler ve şu cevabı alır:

"deneyimlerin yüzünden bütün kupaların kırmızı ve maçaların siyah olduğunu düşünmeye koşullanmışsın. şekilleri benzer olduğundan zihnin bunları eski bilgilerine göre değerlendirmesi farklı olduklarını düşünmesinden daha kolay. görmeyi beklediğimizi görürüz ve bu her zaman gerçekte olan şey değildir. asla kağıt oynamamış çocuklar bu testi daima geçer. insan daha nelerin farkına varamadığını merak ediyor; algılamamaya koşullandığından fark etmediği görüntüleri, sesleri… önemli olan şu; bu testi bir daha yapsam geçersin. bir kez siyah kupalar ve kırmızı maçalar olabileceğini fark edince artık onları algılayabilirsin de. beyninin çalışma biçimi şehirler arası yol sistemine benzer. bir noktadan diğerine gidersin ama arada kalan yerler, otobanın dışındakiler? orada oldukları halde çoğu insan yanlarından geçer gider."

peki yüksek bir algı ve zeka kapasitesine sahip olduğunu düşündüğümüz biz, "akıllı canlılar" aslında ne kadar akıllıyız? amerikalı astrofizikçi ve kozmolojist neil degrasse tyson, bir konuşmasında "evrende bizim gibi akıllı başka canlılar var mıdır?" sorusunu irdeler; "bizim akıllı olduğumuzu kim söylüyor? biz! neden? gökdelen dikiyoruz diye mi? senfoni yazıyoruz diye mi? yolda bir solucan var diyelim, yanından geçip gidiyorsun. solucan senin kendini akıllı olarak değerlendirdiğini biliyor mu? solucan, senin aklın hakkında herhangi bir fikre sahip değil. çünkü sen, solucandan çok daha akıllısın. bu sebeple de solucan, kendisinden daha akıllı bir şeyin yanından geçtiğinin farkına bile varmıyor. bu da beni aynı konseptte düşünmeye itiyor; acaba bizim yanımızdan da bizden daha üstün varlıklar geçip gidiyor olabilir mi? belki de onlar da bizimle ilgilenmiyor, çünkü biz onlara göre iletişim kurmaya değmeyecek ya da sağlıklı bir iletişim kurmanın mümkün olmayacağı kadar aptal olabiliriz. insanlar, şempanzelerle %98'in üzerinde bir oranda tamamen özdeş dna'yı paylaşmaktadır. yaşamış en zeki şempanze belki biraz işaret diliyle konuşuyordu, bizim bebeklerimiz bile bunu yapabilir. o zaman size rahatsız edici bir düşünceden bahsedeyim; bizi şempanzelerden ayıran her şey, ama her şey dna'larımızdaki %1'lik farktan doğuyor, belki de hubble teleskobunu inşa edip fırlatmak ile işaret dilini kullanarak su istemek arasındaki fark o kadar da büyük değildir, olmamak zorunda, çünkü farkımız %1. şimdi başka bir yaşam biçimi düşleyin, şempanzelerle aramızdaki küçük fark kadar bizden daha zeki. onlara nasıl görünürdük? muhtemelen ağzından salyalar akıtan aptal canlılar gibi. stephen hawking'i alır, türümüzün en zekilerinden biri olarak karşılarına çıkarırdık ve "canım ya ne kadar tatlı, bizim ufaklık johhny de 6 aylıkken astorofizikle ilgilenmişti." derlerdi. ne kadar zeki olmaları gerektiğini düşleyebiliyor musunuz?"

bir de olaya zihin ve algı felsefesi yönünden bakalım. dünya dışı bir varlık, dünya'yı incelediğinde hangi canlının hakimiyetini görür? insan olması gerekiyor değil mi? ancak biz dünya dışı bir varlığın algısı hakkında hiçbir fikre sahip değiliz. biz daha kendi gezegenimizde yaşayan canlıların zihin yapılarını yeni yeni anlamaya başlıyoruz. tabak şeklindeki uzay gemisinden inen yeşil canlılar yalnızca hayal gücümüz. konuşarak iletişim kurduklarını, bizimle aynı frekansta işitebildiklerini varsayıyoruz, insan gözüyle görülebildiklerini düşünüyoruz, tamamen kurgularımıza dayanarak. dünya'daki ilk yaşam formlarından, bugün ise yaşayan en büyük popülasyona sahip mikroorganizmalar, dünya'yı inceleyen bir varlığa gezegenimizdeki canlı hayatın hakimi olarak görünebilirdi. 2008 yılında american society for microbiology'de yayınlanan ve yine 2012 yılındaki "human microbiome" projesinde ortaya çıkan sonuç, yalnızca vücudumuzdaki bakterilerin, kendi hücrelerimizden 10 kat fazla sayıda olduğunu göstermiştir, kendi vücudumuzun hakimi bile biz değil, mikroorganizmalar, ve her yerdeler. yani yalnızca görmüyoruz diye, içinde bulunduğumuz tuhaf bir dünyanın farkında bile değiliz.

insanoğlu neden ay'da su aradı, ya da mars'ta arıyor? ya da ulaşabildiği en uzak gezegende bile? içmek için aradığımızı düşünenler çıkabilir. su arıyoruz, çünkü suda hayat var. tıpkı dünya'daki hayatın suda başladığını, vücudumuzu ve yeryüzünü kaplayan mikroorganizmaların milyarlarca yıl önce burada ortaya çıktığını düşündüğümüz gibi. bakabildiğimiz en uzak yerlere kadar bakmaya çalışıyoruz, evrendeki yüzeyi buzla kaplı karanlık gezegenlerde yaşamın başlamış olabileceği, henüz teknolojimizin araştırmaya yetmediği bir konu, ancak teorilerimizde mümkün. satürn'ün uydusu titan da, sistemimizde dünya dışında yağmur yağan tek yer. denizleri ve nehirleri var, fakat bu yağmurlar, denizler ve nehirler sudan değil metan ve etandan oluşuyor, atmosferinde de oksijen yok. peki neden titan'da yaşam arıyoruz? çünkü artık biliyoruz ki yaşamın ortaya çıkması ve devam etmesi için oksijen, su veya "olmasaydın olmazdık" dediğimiz başka element ve bileşiklerin belli bir oranda var olması şart değil. bunlar yalnızca insanın hayatta kalma koşulları, kendi gezegenimizdeki canlılarda bile farklılık gösterebildiği gibi, başka gezegenlerde ve farklı koşullarda da ortaya çıkabilir. tıpkı gezegenimizdeki birçok ekstremofil tür gibi; okyanus tabanlarında yaşayanlar, oksijen kullanmayanlar, metan üretenler, ağır metallere, radyasyona ve basınca dayanıklılar, yaşamak için 100 derece sıcaklık isteyenler gibi. yani titan'da hayat bulmak, bizi ilk gerçek uzaylılarla tanıştıracak, filmlerde gördüğümüzün aksine. tamamen farklı bir atmosfer koşulları ve değerleri içinde bir canlının ortaya çıktığını ve yaşıyor olabileceğini bilmek bize gerçekten aradığımız sorunun cevabını verebilir. arthur c. clarke'tan bir alıntıyla devam edelim;

"iki ihtimal var; ya evrende yalnızız ya da değiliz. ve ikisi de eşit derecede ürkütücü."

peki neden evrende yalnız olmamalıyız? çünkü hayat kimyanın kaçınılmaz bir sonucu. hidrojen, oksijen, karbon ve nitrojen bizlerin yapı taşı olduğu gibi evreni oluşturan en yaygın malzemeler. başka gezegenlerde, farklı şartlarda doğru malzemelerin birleşimi ile yaşamın ortaya çıkması sandığımızdan çok daha mümkün, biz yalnızca yeterince uzağa bakamıyoruz. yazının -bundan bağımsız- ilk bölümünde (bkz: #40099150), yaşamın kaynağına dair tezlerden en önemlisi abiyogenez'den bahsetmiştim. bir diğeri ise panspermia, aslında yalnızca destekleyici bir tez. bu görüşün temsilcileri gezegenimizdeki hayatın temelinin uzay olabileceğini savunur. güneş sistemimizin ilk dönemlerindeki yoğun göktaşı yağmuru, uzay şartlarına dayanıklı organik moleküllerin gezegenler arası yolculuk yapmasını mümkün kılmıştır. çünkü bir göktaşının çarptığı noktada, gezegenden uzaya doğru kaçış hızıyla kaya parçaları saçılır, tekrar geri dönmemek üzere. ve üzerinde kaynak gezegeninin molekülleriyle birlikte. başka bir gezegenin çekim alanına girdiğinde ise yolculuğunun son rotası belirlenmiştir, çarpar ama posta güvercini gibi yeni bir bilgi getirerek. birkaç yıl önce amerikan ulusal bilimler akademisi'nin dergisinde yayınlanan araştırmada, 11 göktaşının spektrometre cihazıyla tarandığı, sonucunda dünya'da çok ender bulunan bazı nükleik asit temeli bileşenlerinin tespit edildiği söylenmiştir. göktaşlarının düştüğü yerin yakınlarındaki toprak ve buz örneklerinde, ortaya çıkarılan bileşimin bulunmadığı görüldüğünde kaynağın uzay olduğu kesinleşmiş, panspermia tezini destekleyen önemli gelişmelerden biri olmuştur. yani gezegenimizde milyarlarca yıl önce ortaya çıkan hayatın, başka bir gezegenden, mesela yine o dönemlerde denizleri ve okyanuslarıyla yaşama elverişli bir gezegeni andıran mars'tan gelen organik bileşimlerin buradakileri tetiklemesiyle ortaya çıkmış olması yüksek bir ihtimal.

bir diğer araştırma ise moore kanunu'nun genetiğe uyarlanmasıyla ortaya çıkan ilginç bir sonuçtan bahsediyor. 1965 yılında işlemcilerdeki transistör sayısının her iki yılda bir 2'ye katlanarak artacağını söyleyen ve günümüze dek haklı çıkan gordon moore'un kanununu zamanda geriye götürerek genetik karmaşıklığın başlangıcını araştıran bilimadamları alexei sharov ve richard gordon, yaşamın dünya'dan daha eski olduğunu söylemiştir. her iki yıl yerine her 376 milyon yılı baz alarak eksponansiyel tırmanışın kaynağına gitmeye çalışan araştırmada, 3.8 milyar yıl önce ortaya çıkan prokaryot hücrelerin oluşmasının 9.7 milyar yıl önceye dayanması gerektiği belirtilmiş ve gezegenler arası transfer ihtimalini güçlendiren bir başka sonuç ortaya çıkarmıştır. bu araştırmanın bana mantıklı gelmesinin sebebi, prokaryot hücrelerin ökaryot hücrelere evrimleşmesinin yaklaşık 1.5 milyar yıl sürmesi. bu mikroskobik değişim bu kadar uzun sürüyorken büyük insansı maymunların modern insana dönüşmesi gibi kompleks bir değişimin 7 milyon yıl sürmesi, evrim sürecindeki değişim hızının katlanarak artması gerektiğini gösteriyor olmalı. ve 9.7 milyar yıllık bu inanılmaz uzun süre, ayrıca samanyolu galaksisinde ilk ortaya çıkan canlılardan, hatta ilk olmasa da "uygarlık kurabilen" canlıların kaynağı en eskiye dayananı olmamız gerektiği anlamına da gelebilir ve drake denklemini sorgular niteliktedir.

drake denklemi; olasılıklara dayalı bir şekilde samanyolu galaksisindeki aktif ve iletişim kurulabilir canlıların sayısını hesaplamaya yarayan bir çıkarımdır. 1961 yılında amerikalı astronom ve astrofizikçi frank drake tarafından geliştirilen denklemin, oldukça mantıklı temellere dayanıyor olmasına rağmen bazı kilit faktörlerin henüz net olarak bilinmemesi ve atanan değerlerin çok geniş bir açıklıkta olması sebebiyle net sonuçlar verebilmesi mümkün değildir, şöyle ki;

iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı =

1- galaksimizdeki yıllık yıldız oluşma miktarı (x)

2- bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu (x)

3- gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin ortalama sayısı (x)

4- bu gezegenlerin arasında herhangi bir şekilde yaşama uygun bir ortamın oluştuğu gezegen sayısı (x)

5- bu yaşama elverişli gezegenlerden kaçında akıllı hayata geçildiği (x)

6- bu tür uygarlıklardan uzayda varlıklarına dair tespit edilebilir sinyal bırakabilecek kesim (x)

7- bu tür bir uygarlık tarafından uzayda yayınlanan tespit edilebilir sinyalin süresi.

parametrelerin belirsizliğinin yanında, denklemin ortaya atılmasından bugüne dek değişen ve keşfedilen çok şey var. galaksideki yıllık yıldız oluşma miktarını ve kaç tanesinin gezegene sahip olduğunu hesaplayabiliyoruz. "yaşama elverişli gezegen" tanımı önceleri "earthlike" yani dünya benzeri gezegenler için yapılırken artık yaşamın çok daha farklı koşullarda ortaya çıkabileceği bilindiğinden oran yükseliyor ve eğer uygun ortam varsa, yaşam bir şekilde ortaya çıkıyor. buraya kadar bilimsel değerler içinde giden denklemin son 3 parametresi bana kalırsa tamamen fantastik. yine de basit bir mantıkla "hayat ortaya çıktıysa, akıllı varlıklara evrimleşmeli" diyerek 5. değişkene, "akıllı varlıklar ortaya çıktıysa haberleşmeye geçmeli" diyerek de 6. değişkene tick atabiliriz. son kilit nokta ise radyo sinyalleri. insanoğlu evrene ilk mesajını 10 ocak 1946 günü diana projesi kapsamında gönderdi. ay yüzeyine çan sesi şeklinde bir radar sinyali yollayarak dünya'ya geri dönen yankısını tespit etmek üzerine kurulu bu projeden önce, hatta geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar telekomünikasyon adına yapılan keşifler ve gezegen içi iletilen radyo sinyalleri vardı, ancak ay yüzeyine çarpıp geri döndüğünü bildiğimiz için atmosferi aştığından emin olduğumuz ilk sinyal buydu. yollandığı noktadan itibaren genişleyen bir açıda uzaya doğru yol alan sinyalin ay yüzeyine çarpan küçük bir kısmı 2.5 saniyelik yolculuk sonunda dünya'ya geri dönüyor, geride kalanlar ise gitgide genişleyen bir açıyla başka bir gezegene ya da uyduya çarpmadığı sürece uzayın derinliklerinde yol almaya devam ediyordu, fakat bu sadece başlangıçtı..

60'lı yıllarda çok önemli bir gelişme yaşadık. televizyon kanalları dünya'nın her yerinde ortaya çıkmaya başladı ve global telekomünikasyon ağları kuruldu, izlediğimiz her görüntüyü, dinlediğimiz her sesi radyo sinyallerine şifrelenmiş halde uzayın derinliklerine yolluyorduk. dünya, kendi öykülerini evrene yayıyordu. uydular, internet ve cep telefonu ağlarıyla organik bir gezegene sibernetik özellikler ekledik. başladığımızdan bu yana yolladığımız sinyallerin, konuşmalarımızın, izlediğimiz televizyon dizilerinin şu an nerede olduğunu merak ediyor musunuz? spongebob squarepants bile şu an sirius takımyıldızının ilerisinde yolculuğuna devam ediyor;

http://i.imgur.com/mdvwurm.jpg

ve en yakında görünen sistem alpha centauri, bizden 4.34 ışık yılı uzakta, yani yaklaşık 41.2 trilyon kilometre. peki neden kimse bize ulaşmıyor? hiç durmaksızın gönderdiğimiz sinyallerin alındığına dair bir belirti olmadığı gibi bizim de evreni dinleyebildiğimiz kadarıyla uzaktan gelen bir sinyal yok. işte burada devreye fermi paradoksu giriyor. fermi paradoksu, dünya dışı uygarlıkların var olma olasılığının gayet yüksek olduğuna dair tahminlerin varlığı ile bunu doğrulayacak herhangi bir kanıtın ya da temasın yokluğu arasındaki çelişkiyi ifade eder. evrenin yaşının büyüklüğü ve muazzam sayıda yıldızın varlığı ile birlikte, hayat için dünya'nın tipik bir gezegen örneği olduğu varsayımı da göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın yaygın olması gerekir. o halde uzayda yolculuk zor olsa bile, eğer dünya dışı yaşam yaygınsa, en azından bu uygarlıklara ait radyo sinyallerini duymamız gerekmez miydi?

fermi paradoksunu, dünya dışı yaşamın var olduğuna ilişkin kanıtları bulmaya çalışarak, ya da böyle bir uygarlığın insan algısının dışında var olabileceğini savunarak çözmeyi deneyenler oldu. bu çalışmalara karşı çıkanlar ise, dünya dışı akıllı bir yaşamın var olmadığını ya da insanların asla temas kuramayacağı kadar nadir olduğunu savundular. akıllı yaşamın kıt kaynaklarla başa çıkabilme özelliği ve yeni habitatları kolonize etmeye eğilimli olması dikkate alınırsa, gelişmiş uygarlıkların yeni kaynaklar aramaya başlamaları, böylece önce kendi gezegen sistemlerini sonra da çevrelerindeki sistemleri kolonize etmeleri beklenir. evrenin 13,7 milyar yıllık geçmişinde, dünya'da ya da bilinen uzayın başka bir yerinde, kolonileşmeye dair kesin veya doğrulanabilir herhangi bir kanıt bulunmadığına göre, ya akıllı yaşam oldukça nadirdir, ya da akıllı türlerin genel davranışına ilişkin yukarıdaki varsayım yanlıştır. zorlayıcı bir konu da insanmerkezci bir bakış açısına sahip olmamanın gerekmesidir. dünya dışı zeka arayışında bulunmaya çalışılan kanıtlarla ilgili konjektür, genelde insanların yapmakta oldukları ya da daha yüksek bir teknolojiye sahip olsalar muhtemelen yapacak oldukları faaliyetleri içerir. başka akıllı varlıklar bu "beklenen" davranışları göstermeyebilir veya insanlar için tamamıyla yeni ve algılarımızın ötesinde bazı faaliyetlerde bulunabilir.

fakat evren bilimsel gerçekler açısından ele alındığında, radyo sinyallerinin bir şekilde akıllı türleri ortak bir noktada buluşturması gerekirdi. başka bir türün bu teknolojiyi geçmişte kullanmış ya da halen kullanıyor olması ihtimalinin dışında, yalnızca yeterince duyarlı bir gözlemci olması, dünya'daki televizyon ve telekomünikasyon yayınları sebebiyle g2 sınıfındaki bir yıldız için olağan dışı yoğunlukta radyo dalgalarıyla karşılaşmasına sebep olurdu. böyle bir durumda, doğal bir nedenin var olmadığı açıkça ortaya çıktığında, gözlemciler dünya uygarlığını keşfetmiş olacaklardı. ama bildiğimiz bir şey var ki, ışık hızıyla seyahat ediyor da olsalar, henüz çok kısa bir süredir yoğun bir şekilde sinyal gönderiyoruz. toparladığımızda paradoksa getirilen yorumlara dair karşımıza bazı sonuçlar çıkıyor;

-evrende iletişim kurabileceğimiz başka bir akıllı canlı türü yok;

"nadir dünya hipotezi"ne göre* yeryüzündeki gibi karmaşık, çok hücreli ve akıllı bir canlı türünün ortaya çıkması olağandışı nadirlikte bir astrofiziksel olaylar ve jeolojik koşullar birleşimini gerektirir. bunun yanında yeterli karmaşıklık düzeyine ulaşmış bir yaşam formunun evrim sürecinin sonunda akıllı ve bilinçli bir canlıya dönüşmesi şart değildir, evrim belirli bir noktaya ulaşmaya çalışmaz, rastgele gerçekleşir. dünya üzerinde bu noktaya yalnızca bir defa ulaşılmış olması bu adaptasyonun sadece nadir durumlarda en iyi adaptasyon olduğunu gösteriyor olabilir. aynı zamanda uygun enerji kaynaklarının var olmadığı bir gezegende yaşayan canlılar, hiçbir zaman endüstriyelleşme ve teknolojik gelişme yaşayabilecek kapasiteye gelemez, böylece iletişim kurmamız mümkün olmaz. bunun yanında fark edilmek ya da iletişim kurmak istemeyen bir türün varlığı da yine bizi aynı noktaya getirir.

-insanlar yalnız yaratıldı;

nadir dünya hipotezinin yaratılışçı hali diyebiliriz. insanların, ilahi bir yaratıcının tek akıllı varlığı olduğu görüşüdür. günümüzde özellikle ilahiyatçılar "ince ayarlı evren" argümanı* üzerinden giderek evren içerisinde hayata izin verecek koşulların ancak evrensel temel fizikî sabitlerin mevcut değerleri sayesinde oluşabileceğinden bahsederler. önermeye göre bu temel sabitlerdeki en ufak değişimler dahi maddenin, astronomik yapıların, çeşitlilik sahibi elementlerin ve dolayısıyla hayatın oluşmasına engel teşkil etmektedir.

-akıllı canlılar doğaları gereği kendilerini yok eder;

dünya'nın geleceğinde moleküler nanoteknolojik, nükleer ve biyolojik savaşların, salgınların ve atmosfer ile yaşam koşullarını kendi elimizle değiştirmemiz sonucu ortaya çıkacak durumun yaratacağı yıkım öngörüldüğü gibi, evrende gelişen tüm akıllı yaşam formları kozmik zamana göre çok kısa süreler içerisinde kendi türlerini yok eder. bir türü teknolojik gelişme ile getireceği yıkım arasındaki küçük zamanda yakalamak oldukça zordur.

-akıllı uygarlıklar yer ya da zaman açısından birbirine çok uzaklar;

iki uygarlık arasında birçok ışık yılı uzaklık bulunması halinde, karşılıklı iletişim kurulana kadar uygarlıkların biri ya da her ikisi de ortadan kalkabilir. bizlerin yaptığı gibi evrene bilgilerini yayan bir medeniyetin keşfedilmesi, yok olmalarından binlerce yıl sonraya denk gelebilir. bu, tıpkı kazılarımızda antik medeniyetlere ait kalıntıları bulmamız ve yorumlayabilmemiz, ancak asla iletişime geçemeyecek olmamız gibidir.

-insanlık, dünya dışı yaşamı yeterince uzun zamandır aramıyor ve başkaları tarafından bulunmasına yetecek kadar uzun zamandır mevcut değil;

yukarıda üzerine biraz konuştuğumuz durum. varlığımızı 100 yıldan kısa bir süredir evrene yayabiliyoruz, dünya dışı araştırmaları ise bundan çok daha kısa bir süredir yapabiliyoruz. evet, belki binlerce yıldır "insan" formunda yaşamımızı sürdürüyor olabiliriz ama biz elimizi uzatmadan rastlantısal bir şekilde bulunabilmemiz zaten çok küçük bir olasılıktı. bu, evrendeki sonsuz sayıda gezegeni tek tek dolaşıp akıllı hayat aramanın imkansızlığı gibi olurdu.

-evreni doğru şekilde dinleyemiyoruz;

yine sinyaller üzerinden gittiğimizde "beklediğimiz" frekanslarda bir yayına ulaşmak aslında düşük bir ihtimaldir. sinyallerin hızlı ya da yavaş olması, algoritmasının sinyal olarak anlamlandırılamaması ve kullandığımız cihazların yeterince hassas olmaması gibi değişkenler bizi istediğimiz sonuca varmaktan uzaklaştırıyor, ancak bu küçük de olsa bir sinyal yakalayamadığımız anlamına gelmiyor. 15 ağustos 1977'de "search for extraterrestrial intelligence", kısa adıyla "seti projesi" kapsamında araştırmalar yapan dr. jerry r. ehman, sagittarius takımyıldızından geldiği anlaşılan ve 72 saniye süren darbantlı bir sinyal yakaladı. sıradan bir günde teleskop verilerinin çıktılarını incelerken bu sinyalle karşılaşan ehman, şaşkınlıkla sinyal verisini daire içine aldı ve yanına sonradan sinyalin ismi olarak anılacak şekilde "wow!" yazdı. yapılan tüm çalışmalara rağmen sinyal tekrar tespit edilememiş, bunun yanında "uzaydan gelmediği" de kanıtlanamamış ve bir soru işareti olarak kalmıştır.

-akıllı uygarlıklar tespit edilebilir radyo sinyallerini kısa bir süre boyunca yayımlar;

gezegenimizin "radyo görünürlüğü" geçtiğimiz yüzyılın başlarında ortaya çıkmış, bugün ise yönsel olmayan antenler yerine nokta atışı yayın kanallarına yönelmeye başladığımızdan giderek azalmaktadır. o halde yaklaşık 100 yıl boyunca bu teknolojiyi kullanıp yakın gelecekte yeni bir forma geçeceğimizi düşünürsek, aynı durumun başka bir akıllı uygarlık için de geçerli olması gerektiğini söylemek gerekir. kullandığımız teknoloji tamamen ilkel bir geçiş dönemi teknolojisi, ve asıl tuhaf durum ise eğer şu anda uzayın derinliklerinden bize bu frekanslarda mesajlar gönderiliyor olsa, birkaç ışık yılı uzakta olmadıkları sürece elimizdeki araçlarla bu mesajları almamız mümkün değil. yani bulunmasını umut ettiğimiz sinyallerin benzerini yeterince uzaktan tespit edebileceğimiz teknolojimiz mevcut değil..

-birbirimizi algılamamız mümkün değil;

yeterince gelişmiş teknoloji, sihirden ayırt edilemez. yeterince gelişmiş canlılar da kendilerini fiziksel dünyadan soyutlayıp sanal ya da henüz tahayyül edemediğimiz yeni bir alternatif çevrede yaşamaya başlamış olabilirler. bu durumda onlarla iletişime geçmeye çalışmamızın görüntüsü insanla iletişime geçmeye çalışan bir solucan kadar anlamsız ve algı dışı olurdu. iletişim kurmak adına yaptığımız tek şey sinyal gönderip dinlemek de değil, araçlarımızla derin uzayda kalıntılar arıyoruz, fakat bir "uzay gemisi parçası" ya da "sonda" gibi kendi zeka ve teknolojimize yönelik aramalar yaptığımızdan bir sonuca ulaşabilmemiz mümkün gözükmüyor. evrene gönderdiğimiz mesajların da -her ne kadar bilimin evrensel dilini kullanmaya çalışsak da- akıllı bir tür tarafından bulunup çözümlenebilmesi düşük bir ihtimal. bunlardan ilki arecibo mesajı. arecibo radyo teleskobunun yenilenmesini kutlamak amacıyla yapılan 16 kasım 1974 tarihindeki törende yalnızca bir defaya mahsus ve tekrarlanmayan bir şekilde 25.000 ışık yılı uzaklıktaki m13 küresel yıldız kümesi bölgesine doğru gönderilmiştir. 1679 bitten oluşan mesaj görüntüye çevrildiğinde şekildeki gibi bir grafik oluşturur;

http://i.imgur.com/3zfimpc.jpg

mesaj yedi parçadan oluşmaktadır ve bu parçalar şunları anlatır;

1- 1'den 10'a kadar sayılar

2- deoksiribonükleik asidi (dna) oluşturan elementler olan hidrojen, karbon, nitrojen, oksijen ve fosforun atom numaraları

3- dna nükletotitlerindeki şeker ve bazların formülleri

4- dna nükleotitlerinden bazıları ve dna'nın ikili sarmal yapısını gösteren bir figür

5- bir insan figürü, ortalama boydaki yetişkin bir erkeğin boyu ve dünya'daki insan nüfusu

6- güneş sisteminin bir grafiği

7- arecibo radyo teleskobunun bir grafiği ve mesajın gönderildiği anten çanağının çapı

arecibo mesajı, hayal gücümüzün daha çocuksu, bildiklerimizinse daha az olduğu yıllarda, yenilenen teleskobun marifetlerini sergilemek amacıyla gönderilen temsili bir mesaj aslında. bulunup çözümlenebilmesi bir yana, mesaj binlerce yıl sonra messier 13'e ulaştığında bu küresel yıldız kümesi yerinde bile olmayacak..

uzayın derinliklerine gönderdiğimiz en somut mesajımız ise 1977 yılında voyager uzay araçlarıyla gönderilen altın plak. plakta, dünya dışı akıllı yaşam formlarının ya da gelecekteki insanların bulması niyetiyle dünya'daki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunmaktadır. oksitlenmemesi amacıyla altın kaplama olarak gönderilen plağın yanında küçük bir uranyum parçası da bulunmakta ki ne kadar bozulduğuna bakılarak aracın ne kadar zaman önce yola çıktığı anlaşılabilsin. içeriği ise şöyle;

-55 farklı dilde selamlama cümlesi, türkçe olarak "sayın türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayrolsun" şeklinde bir cümle bulunmakta.

-volkan, yıldırım, deprem, rüzgar, yağmur, kalp atışı, beyin dalgası, gülüş, öpücük, otomobil, tren, kedi, köpek ve at sesi gibi dünya gezegenine ait birçok ses.

-kültürümüze ait müzikler. bach, chuck berry, mozart, beethoven gibi. ve halkların geleneksel tarzda müzikleri tabi ki. aslında bir judas priest ya da black sabbath albümü falan atsalarmış iyiymiş. herhalde "bulurlarsa bizimle iletişime geçmeyebilirler" diye atmadılar. bu arada carl sagan, the beatles'ın "here comes the sun" adlı parçasını bu derlemeye koymak istemiş, ancak emi'nin telif ücreti istemesi sebebiyle vazgeçmiştir. adamlar uzaya gönderilecek parçadan telif istemişler..

-116 fotoğraf. güneş sistemimizdeki gezegenler, kullandığımız araçlar, kültürümüz, şehirlerimiz, doğamız, insanlarımız ve hayvanlarımız. anatomik yapımımıza dair fotoğraflar, hatta cinsel organlarımız. evet onu da göndermişler "alın size" diye.

5 saatlik ses kaydının tamamına buradan;

http://www.youtube.com/watch?v=elnn9v01eii

fotoğraflara ise buradan ulaşılabilir;

http://www.youtube.com/watch?v=o4co1pwsj4m

plağın dış kısmı ise şöyle

http://i.imgur.com/44j0bfm.jpg

üzerindeki bizlere anlamsız gelen çizimler, bulabileceğimiz en ortak dil, bilimin diliyle işlenmiş. hidrojen atomu kullanabileceğimiz ortak zaman kavramını, güneş ve yakınındaki 14 pulsar çizimi mesajın kaynak gezegenini ve ikili kod sistemi plağın nasıl çalıştırılması gerektiğini anlatır. voyager araçları şu anda devam ediyor oldukları yolculukta insan eli değmiş bir objenin ulaşabildiği en uzak noktayı çoktan geçtiler. onlar carl sagan'ın deyimiyle "kozmik okyanusta ilerleyen şişelerimiz", ve bu günden yaklaşık 40.000 yıl sonra, gezegenimizden 1.8 ışık yılı uzaklıkta, birbirlerinden farklı iki noktada yolculuklarına devam ediyor olacaklar.

o halde voyager 1 tarafından, 1990 yılında, 6 milyar kilometre uzaklıktan çekilen gezegenimizin meşhur fotoğrafı, "soluk mavi nokta"ya* bakalım ve carl sagan'ın muhteşem yorumunu okuyalım;

http://i.imgur.com/keldvdi.jpg

"şu noktaya tekrar bakın. orası evimiz. o biziz. sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı hüzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. o zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. en azından yakın gelecekte gidebileceğimiz başka yer yok. ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. beğenin veya beğenmeyin, şu anda dünya sığınabileceğimiz tek yer.

gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza."

yazımın sonuna doğru gelirken, tamamını okuyanlara tebrik ve teşekkürlerimi sunarak ilk bölümde olduğu gibi tamamen toparlayamadığım ve hiç giremediğim konular olduğunu da belirtmek istiyorum. şu anda aklıma gelen; özgür iradenin nörobilimi, beyin hasarları sonucu meydana gelen tuhaf rahatsızlıklar, omega point, superintelligence, posthuman, yapay bilinç, turing test, metafizik ve kuramsal fizik teorileri gibi konuları da, artık ne zaman olur bilemem ama 3. bölümde yazmayı planlıyorum. o yazıyı da zaten simülasyon argümanı, kuasarlar ve gama ışını patlamalarına girerek uzaya bağlayıp bitiririm. artık krem peynirle ilgili bir şey anlatmaya başlasam da en son uzaya bağlayacağım gibi geliyor. her konuda oldukça kesin bilgilere ulaşmaya çalışsam da hatalı olduğunu düşündüğünüz, düzeltilmesi gereken ya da yeni bir bilgiyle bildiğimizden farklı hale gelen noktalar için çekinmeden mesaj atabilirsiniz. her gün daha çok öğreniyoruz ve daha çok öğrendikçe daha az biliyoruz. ve yine bildiğimiz gibi, "kesin bilgi diye bir şey yoktur ve kesin bilginin var olduğunu iddia eden herhangi biri ister bilim adamı olsun ister dogmatist, trajediye kapı aralamış olur. edindiğimiz her tür bilgi eksiktir ve bu konuda alçak gönüllü davranmalıyız."*

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

kaynaklar;

http://en.wikipedia.org/wiki/magnetic_field ;

http://www.humansofnewyork.com/ ;

http://cogprints.org/316/1/consciousness.html ;

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3415199 ;

http://plato.stanford.edu/entries/qualia-inverted/ ;

http://www.hmpdacc.org/ ;

http://en.wikipedia.org/wiki/panspermia ;

http://en.wikipedia.org/wiki/drake_equation ;

http://tr.wikipedia.org/wiki/fermi_paradoksu ;

http://en.wikipedia.org/wiki/rare_earth_hypothesis ;

http://en.wikipedia.org/wiki/fine-tuned_universe

http://voyager.jpl.nasa.gov/where/index.html

  • 0
    killer 1 yıl önce
    çok iyiymiş


  • ufuk açan bilgiler

    1 takipçi

  • abone ol

  • moderatörler

    uye

popi yükleniyor...

popi yükleniyor...

pupu yükleniyor...

pupu yükleniyor...

tepe yükleniyor...

tepe yükleniyor...