8
sistemi yıkıp, parçalamak, yok etmek
her sabah o güzel uykumuzdan uyandırır istemediğimiz işleri yapmaya mecbur bırakır. bütün gününü o zehiri alarak harcatır. amaç her gün her saniye dahada zayıflatmak insanı. okul ya da çalışma hayatı hepsi aynı boktur. hiç biri insana, insanlığa katkı sağlamaz. yeteneklerini keşfedemezsin. keşfettirmez sistem. köle olmalısın. hocalarına, patronuna yavşamak zorundasındır. istemediğin bölüm, istemediğin iş. kısaca istemediğin bir hayatı yaşıyorsun sorgulamadan öğrenmeden. ezberler önüne konuluyor ve uygulamaya başlıyorsun. doğru olan budur diyorlar oysa yanlış olduğunu biliyorsun ama yapacak birşeyin yok. gitmek zorundasın o işe hergün. evdekiler para bekliyor borcun var. evet sıkıyorsa çalışma. kolunda binlerce liralık saatle altında milyon liralık otomobili olan adamlara teslim ediyoruz hayatımızı onlar belirliyor tüm yaşamı. milletin sesi onlar oluyor. saraylarda yaşam sürerek halkı anlamaya halktan olduklarını sanıyorlar. peki onları oraya getiren kim ? biziz. hepimiz. tüm hayatımızı 2 kuruş için harcıyoruz. önce ev için araba için borca sokuyorlar sonra bir daha istesende dönemeyeceğin bir yola. peki ne yapacağız ? nasıl yıkacağız bu sistemi. aslında çok basit yıkmak. zor olan yok etmek. yoksa o yıkıntının altında kalırız.

dünya üzerinde hala milyonlarca aç insan var. milyonlarcada " passatmı çekeyim yanlarınacılar " her geçen gün insanlar tanımadığı bilmediği canavarların savaşlarına kurban gidiyor. ama yinede sorun yokmuş gibi yaşantılarımıza devam ediyoruz.

sistem öyle birşeyki onu hem istemiyoruz hemde vazgeçemiyoruz. biz yaşatıyoruz sistemi. 2 kuruş için çalışıyoruz ama onlar milyon liralar kazanıyor.

atladım eksik bıraktım konuyu b*k ettim siz toparlayın tamamlayın korkmayın sistem biziz zaten
  • 1
    oschemat 8 ay önce
    Bak puvo bu konu hakkında çok yazıya denk geldim ve çoğuna benzer şeyler yazdım
    bir sistem olabilir ama hayatın düzeni için gereklidir
    tamam insanlar aç kalsın demiyorum daha iyi olabilirdi ama eğer herkes milyonlar kazansa ne olurdu
    üretim olmazd insanlar param var bide çalışacakmıyım derdi milyonlarca liranla bir şey alamazdın
    aslında yukarda yazdığın bazı şeyleride yapmak zorunda değilsin , değiliz irade ile ilgili kısımlar var
    ha bu arada sistemden bahstemeye başlamışken insanları internete hapseden de sistem ona neden karşı değilsin ?
    işine geleni kullan işine gelmeyene Sistemi yıkak yauv. oldu başka derdin.
    Ha yıkılmaz demiyorum ama yıkılsada yerine başka sistemler gelir.Sistemsiz bir yer düşünsene , her şey birbirine girerdi.

    ...
    ...
    Daha çok yazardım da neyse şimdi uğraşmak istemiyorum +1 bu arada
  • 1
    noauthorityforoldmen 8 ay önce
    hadi gel senle analiz yapalım. şu anki devlet sistemini yıktığımızı ve otoritersiz, merkeziyetsiz bir yapı oluşturduğumuzu varsayalım. herhangi bir sistem ve yapı yok. bu yüzden de seni temsil eden hiçbir şey yok ve senin adına iş yapabilme yeteneğine sahip kimse yok. aynı zamanda senin amirin de yok ki bu durum efsane.
    şimdi sistem ve yapının olmadığı durumlarda ticaret uluslararası ticareti geç, ulusal ticaret bile boka sarar. adam smith'in görünmez elinin bir cacığa yaramadığı büyük buhran'da kanıtlanmıştır. bunu görüyoruz devletin yeri geldiği zaman fiyatlandırmalara yapacağı katkıyla, müdahaleyle. ticaretin olmadığı durumda gelişmen çok zordur hatta gerilemeye başlarsın. bütün ihtyaçlarını karşılayamazsın. bu durumda da elde ettiğin kazançlardan mülkünden daha geriye gidersin. sistemsiz ortamda büyük ihtimalle sadece tarım yapan bir eleman olursun. onda da saba akşam kıçını yırtarsın. buna razıysan eğer gel bu sistemi yıkalım. nickimi okuyorsun noauthorityforoldmen. ben hardcore anarşistim ve otoriteden tiksinen bir insanım. bana bir insanın şunu veya bunu yap diyerek kalıp haline sokmasına dayanamıyorum. ancak bu sistemin de gerektirdiği bir şey var. hem sn sistemini değiştiremiyorsan. kendi sistemini değiştirmelisin. kendi sistemini kendin yaratmalısın. ayrıca biraz ütopik yürümüşsün. insanlar bu kadar iyi varlıklar olsaydı bu devletler, bu sistemler, hukuk kuralları olmazdı.
  • 0
    yepyeni 8 ay önce
    eğer insanlar gerekli ahlakı ve insan sevgisini taşıyorsa kendilerinde altıntan kalkamayacağımız engel yoktur. inanmak gerekir. ya işte belirli bi düzenimiz var bozmayalım dersen torunlarına işkence etmiş bir ata olarak kalırsın. ticaretmiş fiyatlandırmaymış bunlar tabiki basit şeyler değil ama önemli olan aşk yaşama aşkı. ne zaman insanlığın %90 ının yaptığı işten memnun olduğunu anlarsam o zaman sisteme hak veririm. aslında demek istediklerimi biraz abartılı şekilde yazdım. benim dünyamda iş ya da çalışmak (aslında çalışmak demek istemiyorum sanki çalışmayın boş boş gezin algısı olmasın) günün tamamı olmamalı . insanlar sevdiklerine gerekli zamanı ayırmalı. en önemliside kendilerine zaman ayırmalı. düşünmeli düşünmekten üretmekten çekinmemeli. ama sistemi öyle kodlamışız ki işten arta kalan vaktimizde elimizde sadece uyuşmuş yorgun bir beyin kalıyor.
    ---
    peki hayatın düzeni dediğimiz şey yıllarca 5 kuruş uğruna çalışıp birilerinimi zengin etmek. bu sistemdir ve sistemi biz yaşatırız ama bizim yararımıza değil. bunu anlamak bu kadar zor değil sadece ne yapıyorum ben ve ne için dememiz lazım. ayrıca sadece bizim devletimiz için düşünmemek gerekir. geniş bakmak lazım. nereye gittiğimiz açısından.

    herşeyin birbirine gireceği ise sistemin uydurduğu bilinçaltımıza işlediği bir yalan. peki bu yalana neden kanıyoruz çünkü bizi rahatlatıyor sanki gerçekten iyi bir düzendeymişiz gibi hissettiriyor. buna şükretme duygusuda diyebiliriz. tabi dini açıdan bakmıyorum olaya orası kişiye kalmış.
    0
    noauthorityforoldmen 8 ay önce
    yepyeni anlıyorum seni ancak. bu dünya da girdiler ve çıktılar var. sende bana benzer bir düşünce var. benim savunduğum biraz farklı. bir çok insan sallıyor. yok bu sistem kötü, yok bu sistem bizi sömürüyor falan diye. ama sistemi koyan kim? sistemi yöneten kim? insan bu insan. elinde gücü bulunduran insanlar. sen şimdi ne kadar aşkla, sevgiyle, kardeşlikle dersen de. yemez kardeşim bunlar. hiçbir insan gönül bağı kurmadığı kişiyi umursamaz. ancak o kişiden çıkarları olduğu sürece onu umursar.
    düzeni bozalım diyorsun da çocuğunun senin istediğin bir hayatı isteyeceği ne malum? sen babanın istediği bir hayatı mı yaşıyorsun? ben şahsen yaşamıyorum. babam senin mantığında hareket etseydi bana çok büyük kötülük yapacaktı. belki bizim çocuklarımız sistemin varlığını isteyeceklerdi. ayrıca bu sistemin yıkılmasında elde edeceğin parasal kayba, ekonomik kayba razı mısın? ekonomiyi göz ardı edebiliyor musun? eğer bunlara razıysan sen zaten sistemin dışındasındır. çünkü sistem ekonomik çıkarlara dayalı. ben de bu sistemden tiksinen bir insanım ama bu sistemi yıkmak gibi bir hedefim yok. benim hedefim kendi ütopyamı yaşayabileceğim bir ortam oluşturmak. anarşizm ve sistemsizlik üzerine tartışabliriz, istediğin kadar stirner, proudhon, bakunin tartışmaları yaparız. sistemsizlik bir çözüm değil, sistemin olmasının da bir çözüm olmaması gibi. biz kendi doğamıza aykırı çözümler arıyoruz. bu yüzden de kendimizi mutsuz edip duruyoruz. iki kolumuz varken 3 kolluk iş yapmaya çalışıyoruz. yapamayınca da mutsuz oluyoruz.
    Ayrıca mutluluk her şey gibi öğrenilen kavramdır ve bu sadece bir ilizyondur. içi boş bir kavramdır. insanlara kendilerini mutlu eden şeyin ne olduğunu sorsan bu ya toplumu destekleyecek yada topluma karşı çıkacak bir kavramdır. mutluluk dediğimiz olayı bile biz üretmeyip etrafımızdan etkilenimlerimize göre belirliyoruz. buna rağmen insanların %70i kendine mutlu diyebiliyor
    Sen bundan 100 yıl önce 1000 yıl önce yaşayan insanların bizden daha mutlu veya mutsuz olduğunu mu zannediyorsun? bilişsel terapi de duygular düşüncelerin ürünüdür derler ve haklıdırlar da. sen hayatının güzel ve vermli olduğunu düşün bak, nasıl kendini mutlu ediyorsun. bu yüzden mutluluk ilizyondur, gerçek değildir. her duyguda olduğu gibi.
    Arkadaşım şu yazdığın yazının siyasi partilerin halka yaptığı konuşmalardan farkı yok. içi boş retorik yazmışın. çözüm önerin yok. sistemi yıktıktan sonra nasıl bir sonuçlar ortaya çıkacak yok. biraz daha tartıp, düşünüp yaz lütfen. insanları sadece gaza getirerek yürümez bu iş. ha çoğu insan sever de düşünüp taşınıp tartışan adam yapar. yahu koskoca 70 milyon adam sadece "ne yapıyorum" ve "ne için" sorusuyla mı sistemi yıkacak? etrafında silahlanmış şekilde bekleyen rusya ışid gibi tehditlerin olduğu yerde sen diyorsun ki sistemin amına koyalım. insanlar bu tehditler arasında bu sistemi yok etmez. ayrıca şunu unutma sistemler üzerine önemli bir düşünür ve sosyolog olan talcott parsons her sistemin yıkılmaya mahkum olduğunu ve yıkıldıktan sonra yerine başka bir sistemin geçeceğini söyler. Sistemlerde aktörler+yapılar vardır. ve bunların etkileşimi iki yönlüdür. insan doğal olarak sistemin altında ezilmeye başlar çünkü öğrenilmiş çaresizlik sendromu vardır. Bunun sonucunda insan sistemi yıkar. yerine büyük hayallerle başka bir sistem veya sistemsiz bir durum koyar. sonuç olarak yine mutsuz olur. İnsanın gelişmesini sağlayan şey de bu mutsuzluğudur. mutlu ve şükreden insan kendini geliştirmek için kıçını yırtmaz. bu yüzden biz mutsuzluğa programlanmış yaratılarız.

    Dediğim gibi sistemsizlik çözüm değil, sistemin de çözüm olmaması gibi. Biz kendi doğamızdan gelen kötülüklere çözüm arıyoruz ama bulamayacağız. çünkü onlar insanı insan yapan özellikler
  • 0
    filozofunsakali 8 ay önce
    Lisede böyle sistemi eleştiren bir yazım vardı proje ödevi. "Oğlum bunu alamam bu nasıl eleştiri? iftiradan ve darbeden içeri alırlar hepimizi. Lafını esirgemeden yazman ve korkmaman bir gazeteci örneği ama yapma." demişti hocam. O gün bugündür ne sınava hazırlanırım nede çaba sarf ederim. Herkes korkuyor.
    0
    badwriter 8 ay önce
    İrtibata geçelim kanka.
    0
    noauthorityforoldmen 8 ay önce
    aga iftiradan demişsin darbeden demiş hocan. eleştirini kişiler üzerinden mi yaptın? öyleyse hocanın sıkıntısı normal. sonuçta sistem veya yapının durumu üzerinedir felsefe. kişilerin nasıl birileri olduklarıyla ilgili değil ki. benim de ünide bir derste makale tahlili ödevi vardı. makaleyi analiz ettik değerlendirme sonuç kısmında başladım adama sövmeye. "böyle basit makale mi olur? ders kitaplarında bile olan bilgileri makaleye yazmak, makaleye hakarettir." falan diye saydırmışım. sonra hoca çağırdı yanına ded ki "oğlum bu insanlar kolay kolay yetişmiyor. iki dakika da vurma insanları yere.".
    0
    filozofunsakali 8 ay önce
    Kişilere ne yaptığını aslında ne yapması gerekeni anlattım yada nasıl biri olması gerekeni. Baya bir yazdım iftira demesinin sebebiyse korkudandır. Kaynak gösterip hangi gazetenin hangi tarihinde hatta hangi sayfasında belgeler yayınlandı onu bile yazmıştım :D Sonra tabi klasik suçlu dayanağı " Ben yapmadım." ardından gelen mevki yardımı ve son aklanır haberde yalanlanır :D
  • 0
    badwriter 8 ay önce
    Günümüz dünyasının temel bilgi yapısı ''aydınlanma dini''dir. Gerçeğin, aklın aydınlanmasıyla kavranabileceğini söyleyen bu din son beş yüz yıldır batıdan tüm yeryüzüne yayıldı. Antik tarihin nasıl ki tek tanrılı sistemlerinin dinleri varsa aydınlanma düşüncesi de modern sınıflı toplumun dini sayılabilir.
    Aydınlanma düşüncesinin bilimi ve onun ürettiği bilgi türü, günümüz bilgi yapılarının beslendiği ana kaynak durumunda. Örgütlenmiş tüm kurumlarıyla beraber bilim, aydınlanmayı yaratan sınıfın ürünü olmuştur. Bilimsel üretime start verebilme yeteneği ve ayrıcalığına da bu sınıf sahiptir. Bu sınıfın dini (yani aydınlanma düşüncesi) bilimsel faaliyeti, tüm toplumsal, siyasal sorunların ötesinde ve uzağanda bir uğraş alanı olarak tarif eder. Toplumsal hayatın içine genellikle teknolojik çözümler üreterek dahil olan bilim, bu çözümlerin sonuçlarıyla muhataplığı ise kabul etmez. Bilimin bu ikili (ya da ahlaken düşük tutumunu) sürdürebilmesi onun bu imtiyazlı konumunu muhafaza etmesi ile mümkün olagelmiştir.
    Aydınlanmacı bilimin temel savı, insanların doğayı fethedebilecekleri üzerine kuruludur. Bu fetihten arta kalan sorunların da yine bilim ve teknoloji ile çözülebileceğini anlatır. Ancak, bildiğimiz ve gördüğümüz gibi ''anlatıcı'' durumundadır sadece. Bu ne demek? Bu göbekten bağlı olduğu sınıfın çıkarlarına ters bir iddiadır. Doğanın fethi ile ortaya çıkan sorunların çözümünü vaaazetmek başka Bir şey bu sorunları çözme erkine sahip olmak başka birşeydir. Bilim vaaz verir ancak çözme erki ise bağlı olduğu sınıfın elindedir. İşte inandırıcılıktan uzaklığı da buradan kaynaklanır. Bilimin bu vaazı ne işe yarar peki, asıl üzerinde düşünülmeye değer konu budur. Bu doğa ve insan kaynaklarının sonsuz kullanımı için yola çıkmış piyasaların, tırnak içinde tarafsız ve bilimsel dayanağa kavuşması demektir.

    Bilim, tırnak içinde tüm tarafsızlığı ile kaçınılmaz ilerlemenin yarattığı sorunların yine bilimce çözüleceğini kendi kilisesinde inananlarına büyük huşu içinde anlatır durur. Bu vaazlarının gerçekliği değiştirip değiştirmediğini ise (ahlaken yine düşük bir perde olarak) bir araştırma konusu yapmaz. Oysa asıl araştırmaya değer konu budur. Örneğin tüm gıda ve beslenme süreçleri bilimsel bilgi sayesende sanayi haline gelir ve insanlar parayla satın almak zorunda kalırlar gıdayı. Gıdayı sanayi haline getirmek için piyasa güçlerinin hizmetinde çalışan bilim ise bunun olumsuz sonuçlarını görmezden gelir. Tek bir tohumla bir ülkenin açlık sorunlarının çözüleceği kanıtlanmışken bunun yapılmasına engel olan etken nedir ''sosyal bilim'' araştırması yapılamaz örneğin. Yapılsa bile bunun gereği (örneğin toprakların tarım ilaçlarınından arındırılması için) bilim ve bilimsel kuruluşların yeterli tedbir almak erki elinde yoktur, bunu yapamaz. Gıda üretimine zehir (tarım ilacı) bulaştırmayın bile diyemez. İşte sorun budur. Bilim tüm süreçleriyle birlikte başlangıç noktasına sıkı sıkıya bağlıdır. O başlangıç noktası piyasa ekonomisinin kutsal kitabı aydınlanma ilkeleridir. Onun dışına çıkıp araştırma yapamaz. Dolayısıyla gerçekliği izah edebilen bilgi türünü bilim bu yapısıyla ortaya koyamaz.
    Öte yandan bilimi ve kurumlarını insanlık suçlarına azmettiren sınıfın elinde oyuncak olması, tüm bu suçlara bu sınıf tarafından azmettirildiği için mazur görelebilir mi ? İşte yerinde bir araştırma konusu; bilim acaba sosyal bir sınıfın istek ve arzularının ''doğru söyleyen soytarı''sı olmaya devam edecek mi ? Bilimin göbekten bağlı olduğu sosyal sınıfın çıkarlarına uygun yapısıyla yaşamaya devam etmesi mümkün müdür? Daha ötesi bilim, gerçeğin istenen boyutuyla değil de daha geniş bütüncül kavranışına dayanan daha zengin, daha güzel, daha derin ve daha eğlenceli bir hayatın temel bilgi kaynaklarından biri haline gelebilir mi ? Asıl sorumuz budur. Bilimin onu yaratan sınıfla bağlarından dolayı varlık krizi yaşadığını söyleyebiliriz. Bilimsel bilginin ve kurumlarının önümüzdeki dönemde bu varlık krizini derinden yaşayacağı ve sonuçta bir yol ayrımına geleceğini en başta bilimciler görebilmeli. Bilimin, belli bir sosyal sınıfın mı yoksa insanlığın mı hizmetinde olacaktır. Tercihler, beklentiler, çıkarlar yol ayrımında daha net ortaya çıkacaktır ancak, bilimin kendi öz varlığı için yol ayrımındaki kendi öz tutumu daha belirleyici olacak gibi görünüyor.
    Konu çok boyutlu olmasına rağmen diğer bilgi türlerine geçmeden önce bilim ve bilimsel bilgiye dair birkaç konunun altını çizmekte yarar var. Öncelikle bilim kendisinin uğraşıp didinip ortaya koyduğu verilere uygun davranmalı. Hayatın önceden belirlenemeyeceğini , şimdi dediğimiz şeyin sonsuz olasılıklar denizindeki gerçekliklerden yalnızca birisi olduğunu bilimin kendisi ortaya koymuşken buna uygun davranmalı. İnsanlığın belli bir döneminde ortaya çıkmış bilimsel kavrayışın tüm diğer bilme türleri gibi mutlak olmadığını en başta bilim ve bilimciler ortaya koyabilmeli. Bilimsel bilgi türü, insan hayatına ilk girdiği biçimiyle yoluna devam edemez. Şimdiye dek bilimin yöntem ve kurallarıyla ortaya koyduğu bilgi birikimi yadsınamaz elbette. Ancak bu dönemin bilimin ilk ve acemi dönemi olduğunu da söylemeliyiz. O yüzden bilimin kendi içsel cesaretini yine kendisinde bulması için belli bir sınıfın ya da çıkarların gölgesinden kurtulması önümüzdeki dönemde en önemli görevleri arasında yer alıyor. Ortaya koyduğu bilgi birikimi ise bu görevin yanında neredeyse hiç denebilir.
    Bilim, tüm toplumsal sistemler gibi kapitalizmin de çöktüğünü ve bunun normal bir gelişme olduğunu, dolayısıyla insanların endişelenmemesi gerektiğini, yeni ve daha güzel bir hayat kurabilme yeteneklerinin onlarda zaten var olduğunu anlatabilir mi ? Önümüzdeki dünyanın en önemli sorularından birisi budur. Sınıflı toplumun çöktüğünü aklı başında her insan söyleyebilir elbette. Ancak önemli olan bu çöküşe yardımcı olmaktır ya da popüler ifade ile gerçeğin muazzam doğasına bilinçli gözlemcinin katılımı mümkün olabilecek mi ? Söylemeye gerek yok ki bahsimizdeki bilinçli gözlemci bilim ve bilimciler oluyor. Gelecek çeyrek yüzyılda bilimin sancılarından birisi de budur. Bilimsel uğraş içindeki insanlar için karar anı çeyrek yüzyıla yayılmış olarak işliyor gibidir. Gerçekten bilimsel uğraşın keyfi ve insani yücelimi mi yoksa çıkarlara mı hizmet? İfade net ve keskin görülebilir, ancak başka da yolu yok gibidir. Çünkü tarih kapıyı çalıyor ve kaçış pek de mümkün görünmüyor. Bunu ifade etme talihsizliği bizim gibi sıradan insanlara düşmüş olabilir ve bu ifade edişin çirkinliğine seve seve katlanıyorum kendi adıma. Bilimin ve bilimcilerin önündeki yol ayrımının, meşhur ''varoluş sorunuyla'' ne kadar yakın ilişki içinde olduğunu farkediyoruz mutlaka. Uygarlığın bu faslı kapanırken,söylemeye gerek yok ki, bilimsel bilgi artık insanlığın kazanımları arasında bulunuyor. Karşı olmak ya da yanında olmak gibi bir ikilem felsefi olarak saçma ve anlamsız, böyle bir ikilem yanlış sonuçlara götürür insanı. Ancak, bilgi ve kaynağı açısından bir ayrım yerinde olur. Bilimsel bilginin salt bilgi olarak ayrı bir değeri var. Bu değerin, onu kimin ürettiğiyle ilgisi yok. O sadece o içeriğe sahip bir bilgi olduğu için değerlidir, bu ayrı. Ama bir de bilimsel bilgi ile kaynağının yani gözlemcinin tüm akışla olan bir ilişkisi var. İşte bu uygarlığın bu hali çökerken (bilgi ve kaynağınını) ilişkisine odaklanma zamanının geldiğini söylemeliyiz. Kaynağın, tüm akışla (doğa ve insan tarihiyle) ilişkisi özel bir öneme sahiptir artık. Günümüzde ve gelecekte, bilginin ve kaynağın değeri bu ilişkiyle ölçülür hale gelecektir. Eğer kaynak doğa ve insan hayatına üstten, elitist, fetihçi bir yaklaşıma sahipse ürettiği bilgi de kendisi de o kadar değersiz hale gelir. Dolayısıyla kaynağın, akışla uyumlu bir anlayışa sahip olması (dahası kaynağın akışa uyumlu bir hayat yaşaması) onu ve bilgisini ''salt bilgiden'' daha değerli hale getirir.
    Tüm bilgi türleri için konuşacak olursak, kaynağın akışla ilişkisi uyumlu ya da uyumsuz olabilir. Bu muhtemel ve önem arzetmeyen bir durumdur. Geçiş çağlarına özgü normal bir durum sayılabilir. Ancak kaynağın güvenilirliğini akışla uyumlu olup olmadığına göre değerlendireceğimiz yeni bir çağa girmiş bulunuyoruz. Kaynağın özen göstermesi gereken nokta burasıdır. Ortaya koyduğu verilerden bağımsız olarak kaynağın, bu yönüyle tartışma konusu yapılacağı bir çağa girmiş bulunuyoruz. Muhtemelen önümüzdeki zamanların bilim felsefesi açısından tartışmaya değer konularından birisi bu olacaktır. Tüm akışla uyumsuzluğun insanlığı getirdiği uçurumun farkında olanlar, doğal ve toplumsal çevrimlerin akışıyla uyuma özen gösteren bilgi kaynaklarına daha fazla değer vereceklerdir mutlaka.
    Altını çizmemiz gereken bir diğer nokta da şu ki, bu daha başlangıç. Önümüzdeki zamanlar bilgiye bakışımızın değiştiği zamanlar olacak. Şimdiye kadar insanlığın tüm bilgi birikimi bir tür antrenman sayılabilir. Bilim ve bildiklerimiz ne kadar çok şey bilmediğimizi ortaya koymuş sayılabilir. O yüzden, antrenman sayılabilir şimdiye kadarki bildiklerimiz ve ısınmaya yeni başladık. Diğer bilgi türleri yanında bilim ve bilimciler bunun özellikle gerisinde kalmamalı. Bunun ilk şartı olarak bilim ve bilimsel kurumlar, herhangi bir çıkara ya da bir sınıfa hizmet etmemeli tüm insanlığa hizmet etmenin yollarını yöntemlerini tartışmaya ''şimdi'' için konuşursak geç kalmış sayılmaz. Esasen bilimciler de hizmet ettikleri sermaye sınıfı da sınıflı toplumun mağdur topluluklarındandır. Niyet etmesi halinde bilim bu (objektif mağduriyeti) kolayca ispatlayabilir. Çünkü sınıflararası çelişki temel çeliki olmaktan çıktı, temel çelişki doğa ve insan arasındaki çelişkidir artık. O nedenle bir sınıfın hakimiyetinden kurtulmak için de yeterli fırsatları sunuyor tarihsel akış. Burada tek sorun eski toplumdan beslenen bu yapı nasıl dönüşecek. İşte burada bilimci olduğumuzu hatırlarsak yeni toplumun kuruluşuna da daha doğru katkılar yapabiliriz demektir.
    Geldiğimiz noktada bilim, üretimin bir ayağı durumunda ve gerçeğin peşinde koşan ulvi bir tarafı kalmadı. Bilimsel bilgi üretim ve tüketimin artması için üretiliyor bugün. Bugün tüm akademi üriversite-sanayi işbirliği olarak formüle edilen hukuka tabidir. Bu işbirliği üretim ve tüketimin azgınlaşması için uğraşıyor. Bilimsel bilginin üretim ve tüketimin ihtiyaçlarına göre üretiliyor olması bilimi çok daha dar bir alana hapsediyor. Bilim, olabileceğinden daha azıdır bugün. Bunun nedeni elbette ki toplumsal düzenin yeni seviyesini organize edenlerin işlerini kolaylaştırıyor olmasıydı. Yeni toplumsal seviyeyi (kapitalizmi) organize eden sınıfın ihtiyaç duyduğu kolaylıkları bilim sağlıyordu. Ve bilim işte bu yeni efendilerin elleri üzerinde yükseldi. Fakat özellikle son yüz yıldır, hele son çeyrek yüzyıldır bilimsel bilgi tepeden toplumun en aşağılarına kadar yayıldı. Toplumsal işbölümü ve üretim altyapısının sürekli değişmesi bilginin topluma yayılması neden oldu. Bu etkileri uzun vadede görülebilecek önemli bir gelişmeydi. Bilimin bir sınıfın çıkarlarını korumaktan öteye bir ufkunun da olabileceğine dair tartışmaların nedeni budur. O nedenle hem doğa, hem toplum bilimlerinde sanayi'nin ihtiyaçlarına göre değil insan'ın bugünki zihinsel düzeyine uygun çalışmalar önü açılmış oldu. Önümüzdeki dönemde sanayi yi ve akademiyi aşan, onların da şapka çıkaracağı bağımsız bilimsel çalışmaların artacağını bekleyebiliriz. Küresel iletişimin kolay hale gelmesiyle bu tür çalışmaların eskisi gibi kolaycacık yok sayılamayacağını da öngörebiliriz. İnsanların yeryüzü ölçeğinde kolay iletişim kurabilir hale gelmesi aynı zamanda her toplum için bir terapi etkisi yaratıyor. Birçok nedende dolayı öteki olarak bildiği, algıladığı insanlarla iletişim kurdukça altlık üstlük komleksleri de torpülenmiş oluyor. Bu gelişim de uzun vadede muazzam sonuçlar yaratır. En önemlisi küresel ölçekte bazı gündemler olduğunu farketmek oldu. Dünyanın herhangi bir yerinde olup biteni bilmek ve buna dair fikir yürütebiliyor olmak insanın son çeyrek yüzyılda­ yapabildiği bir şey. Öncesinde de benzer bilgi akışları olsa da bugün neredeyse tüm dünyayla beraber aynı gündemleri görüyoruz, yaşıyoruz. Güncel ya da sorunsal üzerine aynı gündemlere sahip olmak kendiliğinden gelişmiş bir süreç. Tüm toplumsal çevrimlerin kaderinde olan şey bilinçsizce ve kendiğilinden başlaması. Bu başlayan girdi belirsiz bir zamanda öylesine bir çıktıya yol açıyor ki başlangıçtaki çıkışıyla arasında dağlar kadar fark oluyor. Üretim, tezgah üzerinden fabrikaya geçince işçi sınıfı denilen yeni bir sınıf ta ortaya çıkar. Amaç üretimi arttırmak ve kapitalizmin (nihayi amacı olarak) sermaye biriktirmek iken bir süre sonra onlara bu imkanı veren işçi sınıfı sürekli talepleriyle karların düşmesine sermayenin birikimine zarar veriyor, hatta yer yer hakimiyetine son veriyordu. Geldiğimiz noktada üretim ve tüketim örüntüsünün devamı herkesin kolayca haberleşmesine bağlıdır. Bu nedenle büyük isyanlarda bile interneti kolayca kapatamıyor hükümetler.
    Bir gelişmenin sonraki seyri hakkında teoriler geliştirmeye çalışan bilimcilerin de artık kabul etmekte zorlanmadığı bir gerçeklik var. O da şudur; toplumsal insani süreçler ancak çok sınırlı sistemlerde düzenlenebilir ya da kontrol edilebilir. Bunun dışında bilinçli varlıkların olduğu bir süreci düzenlemeye ve kontrole girişmek en hafif deyimiyle çılgınlık olur. Bilimsel olarak bunun mümkünsüzlüğünün bilgisi elimizde var artık. Meşhur kedi deneyi çok basit ama bu gerçeği ifade etmesi açısından güzel bir örnek. Şrödinger kutudaki kedinin canlı mı ölü mü olduğunu kutuyu açtığımızda bilebiliriz, der. Kutu açılıncaya kadar kutu içindeki durum ne olursa olsun biz bu bilgiye sahip olamayız. Ancak gözleyen bilinçli olarak kutuyu açarsa bu durumda akıştaki dalgayı belli bir gerçekliğe indirgemiş olur. Kedi ya canlıdır ya da ölmüştür. Bu bilginin etkisi şu ki, bu bilgi o bilinçli varlığın katılımıyla onu da akışın bir parçası haline getirir. Hal böyle olunca her hangi bir bilinçli varlığın bulunduğu ortamın düzenlenmesi ve kontrol edilmesinin matematik açıdan da imkansızlığı ispatlanmış oluyor. Bu yazı, hem kendi başına var olur, hem de sen okuduğunda ayrıca senin için var olur.(Hem-hem yasası diyelim mi?)
    Sosyal bilimlerin durumu daha ilginçtir. Tüm sosyal bilimler toplum mühendisliğinin birer alt uzmanlık alanı haline geldi. Yeryüzü tek piyasa haline geldiğinden (1990'lardan) beri iki kutuplu soğuk savaşın biçimlendirdiği dünya son buldu. Yeni dünya düzeni olarak adlandırılan bu yeni süreçte toplumsal kontrol mekanizmaları geliştirilmesine ihtiyaç vardı. İşte toplum mühendisliğinin (geçmişi eski olsa da) bu yeni zamanla beraber hemen her sosyla süreçte etkisi görmek mümkün. Neredeyse her sermaye grubu kendi sosyal ar-ge birimini,vakıfını, enstitüsünü kurdu. Diyelim yatırım için ormanı kestiğinde kendi bilim araştırma kurumu yapılan işi onaylayan açıklamalar yapıyor. Özellikle yeni sermayenin ustalıkla uyguladığı bu süreçte toplum nazarında itibarı olan bilim adamlarının kullanılması bilim insanı kimliği açısından ayrı bir trajedidir. Bu tür mühendislik çalışmalarında kullanılan bilimsel bilgi ise çarpıtılıp amaca uygun hale getirilerek kullanılıyordu. Sonuçta son çeyrek yüzyılda tüm sosyal bilimler toplum mühendisliğinin bir alt şubesi olup çıktı. Sosyal bilimlerin ''toplumsal insani sistemlerin düzenlenip kontrol edilemeyeceği'' gerçeği karşısındaki tutumu, ya kendisini yenilemesine ya da giderek ölümüne yol açacak gibi görülüyor.
    Bir bilgi türü olarak bilimin şu an içinde bulunduğu çıkmazın kökü kendi başlangıç noktası ile ilgilidir. Bu başlangıç noktası aydınlanma çağı oluca ona dair her problem bilime de musallat olmuştur diyebiliriz. Gerçi bilimin özerk bir yapı olmadığını biliyoruz ancak olabilseydi aydınlanmanın (dolayısıyla kapitalizmin) kaderine dair söyleyebileceği ne olurdu bu da merak konusu. Acaba günümüz sosyal bilimleri, beşyüz yıldır devam eden bir tarihsel dönemin sonunda olduğumuzu söyleyebilir miydi. Ya da sosyal grupları analiz-kontrol-dizayn süreçlerine dair türlü teoriler uydurmalarına rağmen gelinen noktada bunların hiçbir işe yaramadığını, tarihin hiç anlayamadıkları bir mecraya girerek sosyolojiye çalım attığını ilan edebilirler miydi ? Bu ve benzeri sorulara ancak özerkliğe sahip bilim yanıt verebilir elbette. Günümüz bilimi, akademisi özerk olamadığı için sorulara vereceği yanıtlar da güvenilmez olacaktır mutlaka.
    Öte yandan tarihin önceden ilan edilmiş determinist kanunlar silsilesine göre akacağını öngören bir ''sosyoloji bilimi''nden söz ediyoruz. Bu türlü bir sosyoloji için elbette tarihin sürpriz bir mecraya girmesi hayret ve şaşkınlık vericidir. Kaldı ki tarihin çalım atma ya da atmama gibi bir niyetinin olamayacağı açık. Olsa olsa ''sosyoloji'' akademide uzun yıllar oturduğu için formdan düşmüş gelen topu görmemiştir, denilebilir ki bu meşhur ''akla'' daha yatkındır. Aydınlanmacı sosyal bilimcilerin sevdiği sözdür ''tarih hiçbir şeyi unutmaz'' diye. Oysa tarih, bu sefer determinizmin yasalarına uymayı unutmuştur sanki.
    Günümüz bilim ve teknolojisinin ürettiği bilgi türü bize açık ya da kapalı olarak şunu vazeder; ''ilerleme kaçınılmaz olarak devam eder, bu determinizmin şaşmaz yasaları gereğidir, o yüzden hiçbir toplumsal önyargıya kapılmadan bilimin ürettiği bilgi eleştirilmeden kabul edilmelidir. Çünkü toplumsal ilerlemeye hizmet eden bilgi türü budur. Örneğin, topraksız tarım yapılabilir ve bu bilginin kim hizmet ettiği bizi ilgilendirmez'' Bilim kendisini toplum gündeminden (güya soyutlayıcı) bu tutumunda her daim ısrarcı olmuştur. Ancak, ürettiği bilgi ve teknolojilerin son beşyüz yıldır doğrudan piyasanın gündemlerine göre olduğunu bugün kimse gizleyemiyor. Ancak bilim ve kurumları sadece bilim ürettiklerinde ısrarcı oldular hep. Bilimi ve kurumlarını var eden sınıflarla arasındaki organik bağı örtmeye çalışan bu pozisyonun bilimi tüketen bir pozisyon olduğunu ise artık bilimciler bile kabul ediyor. Üretim ve tüketimin isterlerini öngörmeyen bir bilimin bilim sayılmadığını ise yine iktisat sosyolojisi ''bilimi'' açıkça ilan eder.
    Bilimciler artık, uzmanlık alanlarından öteye geçip (uzmanlıklarına da yeni anlamlar katabilecek) bütünsel bilgi ile yollarına devam edebilirler ancak. Örneğin insanlığın önceki toplum biçimlerinde sahip olduğu bilgiyi baskılamadan onunla bağ kurmalı. Antik çevrimin tüm mirasını laiklik adı altında baskılamadan. Bilim bunu yapabilmeli. Örneğin Gazali'nin; zaman madde ile başlar gibi yorumları var ki zamanına göre çok ileri bir yorumdur. Bu nedenle antik çevrimin bilgisi ile başka ve bugünü aşan bir bağ kurulamaz mı? Böyle bir bağın bundan sonra hayati olacağını sanıyorum. Daha ötesi insanlığın tüm bilme ve anlama biçimlerinin bütünselliğini kavramamız bugün için de gelecek içinde çok önemli. Başka bir örnekle devam edersek, bilimsel bilgi ile animistik bilgi arasında değer olarak bir fark yoktur. Eş değerlidir bu bilgiler, içerik elbette çok başkadır. Biri daha öncedir biri daha sonra, ayrı zamanların diline, yapısına, özüne sahipler. Kendi örüntüsü, dokusu var, o nedenle biriyle diğerine değer biçemezsiniz.
    Gazali'nin elindeki verilerin azlığına rağmen bu kadar doğru bir yoruma uluşmasından yola çıkarak Gazali'nin düşünme yöntemini daha derinden anlamaya çalışmak yerinde olmaz mı? Ya da tek tanrılı dinin eskinin totemlerine cin diyerek yok edemediği gibi bilim de tanrıyı/allahı basit bir ateizmle yok edemeyeceğini anlayabilir. İnsanlık o olgunluğa ulaştı. Zaten insan hep kriz zamanları öğreniyor, o zamanlarda çözüm bulmaya çalışan nöron sayısı artıyor. Çözüm bulmanın öncesinde ise mutlak bir sıkışmışlık. Ancak sıradan bir tıkanıklıktan öteye daha esaslı kriz halinde bu durum gerçekleşiyor. Çok kritik bir varoluş yokoluş düzeyinde bir sorun olmalı. Onu var eden yaşatan dünyadaki şartlar değişmiştir ve bu haliyle artık onu yaşatamıyordur. Geçmiş çevrimlere baktığımızda bu tür durumlarda yaptığı şey uyum sağlamak olmuş. Ancak içinden çıktığı koşullara (yani doğaya) uyum sağlamak bir yana, giderek tüm durumları kontrol altına almaya başlamışız. Bugün, doğayı ve tüm koşulları öylesine kontrol ediyoruz ki , saflığından, güzelliğinden vahşiliğinden eser yok. Üstelik ona bağlıyız bir taraftan da, asıl çelişki de budur. Ekonomik, sosyal, psikolojik gibi duran krizlerin kök aldığı yer de burası oluyor. Tüm geçiş çağlarında olduğu gibidir herşey.
    İşte bugün de böyle bir kriz zamanında yaşıyoruz. İnsanlığın varlık yokluk ayrımlarından birindeyiz yine. İnsan üzerinde yaşadığı dünyayı bu biçimiyle (üretimi ve tüketimiyle) daha fazla kullanamaz. Kullanmak kelimesi özellikle seçildi, altını çiziyorum. Bu kullanım biçimi ve yarattığı uygarlık işte bu nedenle kendi sonuna gelmiş bulunuyor. Peki bu gidişatı gören ve daha fazla insanlaşarak akışla uyumlu yaşamak isteyen insan ne durumda? Kendi edimini nasıl adlandırırsa adlandırsın medeniyet çökerken insan da ''yeni bir hayat nasıl var edebilirim'' i düşünüyor. Dünyanın bir çok yerinde düşünmekten öteye insanlar bunu deniyorlar. Bu toplumu aşan, yeni toplumsallıklar yaratmaya çalışıyorlar. Zor mu, değil, kolay mı her geçiş çağındakı zorluklara berzer. Kolaylıkları da zorlukları da bilinebilir üstelik. Ancak ince bir ayrıma dikkat çekmeliyiz. Bilinebilir fakat bilmek bu konuda işe yaramaz (dönüştürücü olamaz). Nehrin kenarındayken nehrin nereye gittiğini bilmek gibidir. Nehre atlayıp yüzmeli, kenarlardaki çalılara (eski çevrimlerin bilgilerine) tutunmak sadece yüzmeyi zorlaştırır bu durumda. Bilmek ve olmak farkının kalktığı yeni değerler silsilesinin de kuruluş çağıdır önümüzdeki zamanlar. Değerler konusu da bu açıdan ele alınmalı mutlaka. Önümüzdeki zamanların temel meselelerinden birisi de budur.
    Gerçekten değerli olan nedir? Soru,her adımda karşısına çıkar insanın. Konumuz açısından da sorabiliriz tam yerindeyken; gerçekten değerli olan nedir, bilmek mi olmak mı?
  • 0
    kullanici 8 ay önce
    ütopik bir istek ve düşünce. Herkes kabul edecek mi? Karşı çıkan olacak mı filan o yönlerine bakmak lazım. Yine ayrım filan olacak yani eninde sonunda, açlar, zenginler, ölenler, öldürülenler ,hastalar, sakatlar, ezenler, ezilenler hep olacak çünkü insan zaten doğası gereği kötü ve çıkarcı bir varlıktır.


  • hayata dair

    Bu bölümde ibretlik hikayeler ve komik paylaşımları bulabilirsiniz..

    123 takipçi

  • abone ol

  • moderatörler

    gaddarus

  • bölüm kuralları

    • bölümü takip etmeyi unutmayınız..!
    • konu dışında paylaşım yapmak yasaktır..
    • reklam amaçlı paylaşım yapmak yasaktır..
    • bölüm ile alakasız paylaşım yapmayınız..başlıklarınızı her zaman ilgili bölüme açınız..
    • küfür ve +18 başlıklar yasaktır..
    • +18 başlıkları +18 içeriği işaretleyerek paylaşınız..

popi yükleniyor...

popi yükleniyor...

pupu yükleniyor...

pupu yükleniyor...

tepe yükleniyor...

tepe yükleniyor...